⚽ Kur An I Kerim Den Nezaket Örnekleri
Kurân-ı Kerim'de Öyle âyetler vardır ki, onlardan neler kastedildiği, ancak nüzul sebepleri bilindiği takdirde anlaşılabilir. Öyle ki, şayet bu sebebler bilinmemiş olsaydı, âyetleri anlama hususunda hataya düşülmüş olunurdu.İmam el-Vahidi bu konuda şöyle der: "Kıssalarına ve nüzul sebebine vâkıf olmadıkça
Geleneğimizden Nezaket Örnekleri. Kültürümüzde Allah’a (c.c.), peygamberlerine, kitaplarına büyük saygı duyulur. Kutsal değerlere, gün ve gecelere ayrı bir önem verilir. Yüce Allah’ın adı anıldığında “ Celle celâluhû ” denilir. Peygamberlerin isimleri zikredildiğinde salat ve selam getirilir.
2 Kur’an-ı Kerim’den Nezaket Örnekleri TDB 1.4.2. Kur’an-ı Kerim’den nezaket örneklerini sıralar. Bakara suresi 83. ayet, Âl-i İmrân suresi 159. ayet, Tâhâ suresi 43-44. ayetler, Hucurât suresi 11-12. ayetler, Hümeze suresi 1-2. ayetler gibi nezaket örnekliği teşkil eden ayeti kerimelerden örnekler verilir. 31. Hafta
Peygamber Efendimizin samimî, gösterişten uzak, Müslümanlara örnek inceliği ve nezaketi. İslâm, Müslümanın hayatında, samimî ve gösterişten uzak bir nezâketin hâkim olmasını istemektedir. Giyimde, kuşamda, oturup kalkmada, konuşmada, yürümede, bakmada, bir şey isterken, verirken, hâsılı her türlü beşerî
Kur’an-ı Kerim Dinle – Okuyan: Abdulbasit Abdussamed – Tecvidli. 27 Temmuz 2014. 162.402 Bir dakikadan az. FÂTİHA SÛRESİ
Üstelik Kur’ân-ı Kerîm’de ve Sünnet-i Seniyye’de muhabbet ve itaati emreden ve bunlara teşvik eden pekçok nas mevcuttur. Hasan-ı Basrî (v 110/728), hurma kütüğünün inlemesi hâdisesinden söz ederken ağlar ve şöyle derdi: “Ey Müslümanlar! Bir odun parçası bile, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e kavuşma şevkiyle
Kuran-ı Kerim sayfaları Hayrat Neşriyat tarafından sunulan Hüsrev Hatlı Kur’ân-ı Kerim Arapça '20.Cüz' Tarayıcınızın JavaScript çalıştırmadığını farkettik. Lütfen kontrol ediniz!
2wB9. عَنْ اَنَسٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ خَدَمْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّي اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَشْرَ سِنِينَ فَمَا قَالَ لِي اُفٍّ وَلَا لِمَ صَنَعْتَ وَلاَ اَ لاَّ صَنَعْتَ Hz. Enes b. Mâlik radıyallahu anh’ın şöyle dediği nakledilmiştir “Peygamber aleyhisselâm’a on yıl hizmet ettim. Bu süre zarfında bana bir kere bile öf’ demedi en küçük bir azarını bile işitmedim. Yaptığım bir şeyden dolayı, Onu niçin öyle yaptın?’; yapmadığım bir şeyden dolayı da, Onu niçin yapmadın?’ demedi Beni eleştirip rencide etmedi.” Buhârî, Edeb39; Müslim, Fedâil13 Rabbimiz şanlı Kur’ânında, Sevgili Elçisi’ni överken, “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâka sahipsin.” buyurmaktadır.[1] Bu öyle muazzam bir ahlaktır ki, sahibini asaletin ve nezaketin zirvesine kanatlandırmıştır. Çocukluğundan itibaren yanında kalan Hz. Enes’e on sene boyunca hoşgörüyle muamele edip hiçbir eleştiride bulunmaması bu asalet ve nezaketin en güzel örneklerindendir. En Sevgiliden Nezaket Tabloları İki Cihan Güneşi’nin nezaketine dair eşsiz örnekleri, çevresindeki yıldızların gözünden seyredelim Hz. Enes bin Mâlik radıyallahu anh anlatıyor “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yolda bir adama rastlayıp da onunla konuştuğu zaman, adam dönüp gidinceye kadar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, mübarek yüzünü ondan çevirmezdi ve adamla tokalaştığı zaman, adam elini çekinceye kadar O, mübarek elini adamın elinden çekmezdi. Hiç bir zaman O’nun mübarek dizleri de yanında oturan adamın dizlerinden ileride görülmemiştir.”[2] İşte Nezaket Sultanı! Öyle bir insan ki, davranış tarzıyla muhatabını kırmak bir yana en küçük bir burukluk duymasını bile önlüyor ve ona özel olduğu hissini veriyor. Konuşurken bütün içtenliğiyle muhatabına yöneliyor, samimiyetle elini sıkıyor ve otururken bile yanındakiyle bedenini aynı hizada tutarak gönül iletişimini sürdürüyor. Hz. Abdullah b. Hâris anlatıyor “Ben Rasûlullah’tan daha çok tebessüm eden hiçbir kimse görmedim.”[3] Hz. Cerîr b. Abdullah anlatıyor “Müslüman olduğumdan beri Rasûlullah beni yanına girmekten alıkoymadı kapıdan geri çevirmedi ve beni gördüğünde mutlaka gülümsedi.”[4] O gülümseyince gül yüzünde güller açardı. Sımsıcak tebessümüyle buzları eritir, kışları bahara erdirirdi. O Müstesna Güzel çoğu kere daha konuşmadan önce, eşsiz nezâketi ve güven veren gülümsemesiyle muhatabının gönlünü fethederdi. Hz. Abdullah b. Amr Atâ b. Yesâr rh. aleyh yoluyla bize Rasûlullah’ın Tevrat’ta da geçen özelliklerini anlatıyor “…O, katı kalpli ve kaba biri değildir. Çarşı pazarda bağırıp çağırmaz. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis affeder ve bağışlar…”[5] Hz Ali anlatıyor “Rasûlullah aleyhisselâm’dan bir şey istendiğinde, o da bu şeyi yapmayı istediğinde tamam’ derdi. Yapmak istemediği bir şey karşısında ise susar, cevap vermezdi. Onun kendisinden istenen bir şey için hayır’ dediği olmamıştır.”[6] Buna göre Sevgili Peygamberimiz insanların isteklerine olumlu bir karşılık veremeyeceği durumlarda susup cevap vermeyerek muhatabını kırgınlık ve öfkeden alıkoymuş ve düşünmeye sevk etmiştir. İnsanlar böyle anlarda karşılarındaki kişiyle empati kurarlar ve rencide olmadan isteklerinden vazgeçebilirler. Hz. Abdullah b. Ömer anlatıyor “Bir defasında bir adam üç kez Rasûlullah aleyhisselâm’a seslendi. Allah Rasûlü adamın her seslenişinde ona, Lebbeyk! Lebbeyk!’ Buyurun! Buyurun! diye cevap veriyordu.”[7] Bu davranışı O’nun sabır, tevazu ve nezâketi bir araya getirdiğinin göstergesiydi. O’nun dışında, nezaketiyle tanınan her hangi bir insan, kibarlığı sabrıyla imtihan edildiğinde sabrıyla birlikte nezaketini de rahatlıkla bir tarafa atabilirdi. Fakat O başkaydı. O’nu âlemlerin Rabbi olan Allah bizzat terbiye etmişti “Beni Rabbim eğitti. Hem de ne güzel eğitti.”[8] Sevgili Peygamberimiz zikrettiğimiz şu birkaç örnekten de anlaşılacağı üzere, her konuda olduğu gibi nezaket konusunda da biz ümmetine en güzel örnektir. Bizzat yaşayarak ve hadisleriyle yol göstererek bize edebi, nezaketi O öğretmiştir. Kur’ân-ı Kerim’den ilgili ayetler, hadis kitaplarından özellikle selamlaşma, izin isteme ve her türden insanî faaliyet ve sosyal ilişkiyi İslâmî sınırlar içinde gerçekleştirmeyle ilgili hadisler nezaket konusunda Efendimizin rehberliğini en güzel şekilde yansıtmaktadır. Rasûlullah’ın Eşsiz Nezaketinin Temelleri Sevgili Peygamberimizin nezaketinin temelinde, Onun son derece yüksek empatisi, ileri düzeydeki yumuşak huyluluğu ve benzersiz affediciliği vardır. Ayrıca hayâ duygusunun zirvede oluşu da Onun nezaket dışı davranışlarda bulunmasına mani olmuştur. Empatisi Bilindiği gibi empati, en üstün imanın vazgeçilmez şartlarındandır.[9] Buna göre insanlar içinde en üstün imana sahip kişi Peygamberimiz olduğuna göre, en yüksek empatiye sahip olan da yine O’dur. Efendimiz aleyhisselâm’ın üstün empatisi; yani duygudaşlığı sonucu ashabına karşı anlayışlı ve nazik davranmasıyla ilgili çok çarpıcı örnekler vardır Bunlardan birine göre, bir adam Hz. Peygamber’e gelip şöyle demişti Ya Rasûlallah! Bizler, cahiliye insanları ve putlara tapan kişiler idik. Bu sebeple çocuklarımızı öldürüyorduk. Yanımda bir kızım vardı. Büyüyüp, kendisini çağırdığımda, çağırmamdan dolayı sevinecek bir yaşa geldiği zaman bir gün onu çağırdım, o da peşimden geldi. Ben de, ailemin uzak olmayan bir kuyusuna kadar gittim. Kuyunun yanına varınca elini tutup onu kuyunun içine attım. Ondan hatırımda kalan son şey; “Babacığım! Babacığım! demesidir.” Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gözyaşları içerisinde ağladı. Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanında oturanlardan bunu gören bir adam, olayı anlatana kızarak; “Rasûlullah’ı hüzünlendirdin!” dedi. Rasûlullah bu adama; “Bırak onu, buyurdu, çünkü o, kendisini ilgilendiren, endişeye sevk eden bir şeyi sormaktadır.”Sonra olayı anlatan zata; “Haberini bana tekrar anlat!” buyurdu. O da tekrar anlattı. Rasûlullah da gözyaşları sakalına ininceye kadar ağladı. Müteakiben şöyle buyurdu “Allah cahiliye dönemi insanlarından, yapmış oldukları şeyleri kaldırmıştır. Bu yüzden sen ameline yeniden başla.”[10] Yumuşak Huyluluğu Sevgili Peygamberimiz yumuşak huyluluğu Kur’an’da övülmüş ve bunun Allah’ın rahmetiyle olduğu ifade edilmiştir.[11] Ayrıca O’nun halim; yani yumuşak huylu oluşu Tevrat’ta da övülen vasıflarındandır. Medine’de bir Yahudi, Efendimizin bu özelliğini test etmeyi düşünmüş ve ondan vadesi gelmemiş borcunu kaba bir şekilde istemiş; “Ey Muhammed! Hakkımı öde. Zaten siz Abdülmuttalipoğullarının âdeti, borcu zamanında ödemeyip geciktirmektir.” demişti. Orada bulunan Hz. Ömer’in Yahudi’yi tehdit etmesi üzerine de Rasûlullah aleyhisselâm “Ey Hafs’ın babası! Allah seni affetsin. Biz senden, başka türlü davranmanı beklerdik. Bana onun bende olan hakkını güzellikle ödememi söyleyecektin. Ona da alacağını tahsil etmekte yardımcı olacak ve borcunu isterken nazik davranmasını öğütleyecektin.” buyurdu. Alacaklı Yahudi bu olayı anlatırken, “Benim Rasûlullah’a karşı cahilce, kaba ve sert davranışım, O’nun yumuşaklığını arttırmaktan başka bir şey yapmadı.” demiştir. Sonra Rasûlullah aleyhisselâm, Hz. Ömer’e Yahudi’yi ertesi sabah hurma bahçelerine götürüp istediği hurmalardan vererek borcunu ödemesini, fazladan hurma da vermesini emir buyurdu. Bu olaydan sonra Müslüman olan Yahudi, Hz. Ömer’e bütün bu yaptıklarını, Son Peygamber’in Tevrat’ta yazılı hilm özelliğini denemek için yaptığını söylemiş ve hurmalarla servetinin yarısını sadaka olarak bağışlamıştır. Ayrıca o Yahudi’nin sülalesinden yaşlı bir kişi dışında herkes Müslüman olmuştur.[12] Affediciliği Kur’ân-ı Kerim’de, Efendimize affedici olması öğütlenmiştir “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”[13] Yürüyen Kur’ân olarak vasıflandırabileceğimiz Sevgili Efendimiz Kur’ân’ın emrine uygun olarak hep affedici olmuştu. Bir defasında koşup arkasından yetişen ve Necran kumaşından yapılmış sert yakalı hırkasını çekerek boynunda iz bıraktıran bir bedevîye karşı affedici olmuş, nazik davranmıştı. Bedevî O’na, “Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini söyle!” diyerek kabalık ve görgüsüzlük yapınca Efendimiz aleyhisselâm adama dönüp gülümsemiş; sonra da istediği malın kendisine verilmesini emrederek affedici ve nazik karakterini göstermişti.[14] Efendimiz aleyhisselâm öyle affediciydi ki, Mekke’yi fethettiğinde, bir zamanlar kendisine ve ashabına işkence yapıp Müslümanları öldürenleri; hatta amcasının karnını yarıp ciğerini dişleyenleri bile affetmişti. Hayâ Duygusu Sevgili Peygamberimizin sahip olduğu üstün hayâ duygusu, her konuda Onu kaba davranışlardan uzaklaştırıyor, nezâkete yönlendiriyordu. Efendimizin utanma duygusunun ne derece yüksek olduğuyla ilgili Hz. İmrân b. Husayn ve Hz. Ali nakledilen şu hadis son derece çarpıcıdır “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem örtüsüne bürünmüş bakire bir gelin kızdan daha fazla hayâ sahibiydi. Biz Onun bir şeyden hoşlanmadığını yüzünden anlardık. Hayâsından dolayı yüzünün rengi ve mimikleri değişirdi.”[15] Nezaketle İlgili Altın Prensipler Sevgili Peygamberimiz nezaketle ilgili olarak öyle prensipler getirmiştir ki bunlar sosyal hayatımızda sevgi, saygı ve kardeşlik duygularımızı yüceltmeye; kin, nefret, haset ve düşmanlığı engellemeye son derece yardımcıdır. Pratik bazı eylemlere yönlendiren bu prensiplerden bazılarına değinelim. Mesela bir hadiste Peygamberimiz aleyhisselâm, “Üç kişi bir arada olduğunuzda, iki kişi üçüncüyü bırakarak kendi arasında fısıldaşmasın. Çünkü bu onu üzer.”[16] buyurmuştur. Buna göre üç kişinin olduğu bir yerde iki kişinin fısıldaşarak; ya da üçüncü kişinin anlamadığı bir dilde konuşması nezakete aykırıdır. Konuşmanın nezaketi olduğu gibi dinlemenin de bir nezaketi vardır. Peygamber Efendimiz uygunsuz olmadıkça konuşanın sözünü kesmez, onu sabırla dinlerdi.[17] Hatta bir şey söylemek için ağzını kulağına yaklaştıran bir insan başını geri çekmedikçe kulağını ondan uzaklaştırmazdı.[18] Buna göre konuşanı, sözünü bitirinceye kadar dinlemek ve sözünü kesmemek sünnettir. Nezaketle ilgili birkaç hadisi daha zikretmek istiyoruz. Efendimiz aleyhisselâm şöyle buyurdular “Herhangi biriniz oturmak için bir başkasını asla yerinden kaldırmasın. Ancak ona yer açınız, yer veriniz.”[19] “Bir kimsenin izinlerini almadan iki kişinin arasına girip oturması doğru değildir.”[20] “İnsanlara teşekkür etmeyen kimse Allah’a da şükretmez.”[21] “Din kardeşinle münakaşa ve mücadele ederek çekişip durma. Ona kırıcı şaka yapma ve onunla alay etme. Ona yerine getiremeyeceğin bir şey hakkında söz verme.”[22] “Karşılaştıklarında binitli olan yaya olana, yürüyen oturana, sayıca az olanlar çok olanlara, yaşı küçük olanlar büyük olanlara’ selam vermelidir.”[23] “Hiç biriniz arkadaşının eşyasını ister şaka, ister ciddi olarak almasın. Herhangi biriniz arkadaşının baston gibi değersiz bir eşyasını bile alırsa hemen ona geri versin.”[24] Her konuda olduğu gibi nezâket konusunda da Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uymak bize hayat bahşedecek, ruhsuz ve ölü hayatımızı diriltecektir “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyun. Hem bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz diriltilip O’nun huzurunda toplanacaksınız.”[25] [1] Kalem Sûresi 68/4. [2] İbn Mâce, Edeb 21 No3716 [3] Tirmizî, Menâkıb 21 [4] Buhârî, Cihad 162; Edeb68; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 134 [5] Buhârî, Buyû 50; Tefsir, Fetih 3 [6] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, IX, 13 [7] İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu’l-Âliye, Menâkıb15 Hadis no 3854 [8] Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, Hadis no310 [9] Bir hadiste Peygamber Efendimiz, “Sizden hiç biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçek mü’min olamaz.” buyurmuştur. Buhârî, Îman 7 [10] Dârimî, Mukaddime 1 Hadis no2 [11] Âl-i İmran Sûresi 3/159. [12] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, Dâru’l-Fikr, Beyrut,1994, I/360 [13] A’raf Sûresi 7/199. [14] Buhârî, Libas18; Humus19; Edeb 68 [15] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, IX, 17 [16] Buhârî, İsti’zan 47 [17] Tirmizî, Şemail Hadis no291 [18] Ebû Dâvud, Hadis no4794 [19] Buhârî, İsti’zân 31; Müslim, Selâm 29 [20] Ebû Dâvûd, Edeb 21 [21] Ahmed, V, 211 [22] Tirmizî, Birr 58 [23] Buhârî, İsti’zan 5 ve 7; Müslim, Selâm. 1 [24] Ebû Dâvûd, Edeb 85 [25] Enfâl Sûresi 8/24.
Kur’an-ı Kerim’den Aile ÖrnekleriKur’an-ı Kerim farklı dönemlerde yaşamış “aile”lerden söz eder. Onlar üzerinden bizlere örnek, ibret ve dersler ilk ailesiKur’an-ı Kerim’in tanıklığıyla biliyoruz ki; insanlık serüveni iki eş/bir aile ile başlamıştır. Hucûrât, 13. Hz. Adem ve Hz. Havva örneğinden hareketle ailenin fıtri bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Yeryüzünün en köklü, insanlık tarihiyle yaşıt, eski ama eskimeyen kurumudur ve Havva bir bütünün iki eş parçasıdır. Her ikisi de yeryüzünün halifesi olma onur ve sorumluluğuna sahip kılınmışlardır. Bakara, 30.Hatayı birlikte işlemiş, pişmanlığı birlikte yaşamış ve beraberce tövbe etmişlerdir. İnsan olma ve insanlığın anne ve babası olma sorumluluğunu hatasıyla, sevabıyla birlikte taşımışlardır. Oğullarının arasında yaşanan ve birinin ölümüyle sonuçlanan müessif olayın acısına beraberce yanmışlardır. Evlatla imtihan olunmanın ağır yükünü taşırken, arkalarından gelecek tüm anne babalara ibretlik bir öykü ve unutulmaz bir ders bırakmışlardır “Aile hayatı cennette başlasa bile hep cennetteki gibi devam etmez. İnişli yokuşlu bu yolda engelleri birliğin ve sevginin gücüyle aşmalıdır.”İmran ailesiKur’an bize İmran ailesinden bahseder, Al-i İmran suresinde. İyilerden bir kimse olan İmran ve iffetli bir kadın Hanne... Meryem, 28. Genç yaşta dul kalan, yıllarca özlemini çektikten sonra sahip olduğu tek varlığı, karnındaki yavrusunu Allah’a adayan bir anne... Al-i İmran, 35. Erkek beklenirken dünyaya sürpriz bir kız çocuğu olarak gelen Meryem... Annesinin samimi adağını Rabbinin en güzel şekilde kabul buyurduğu, bir peygamberin elinde narin bir bitki gibi yetiştirdiği, katından özel rızıklarla beslediği Meryem... Al-i İmran, 37. Büyük bir mucizeye tanıklık edecek, genç yaşta omuzlarına ağır bir yük yüklenecek ve babasız bir çocuk dünyaya getirecek olan Meryem... Yerleşik geleneğin kadın konusundaki tüm inanç ve algıları yerle bir edildi mabette büyüyen Meryem ile. “Erkek, kız gibi değildir.” tabusu yıkıldı Meryem ailenin Kur’an’daki hikâyesinden alınacak pek çok önemli mesaj olmakla birlikte belki de en çarpıcı olanı bu idi bizler için. Allah nezdinde değerli olmak erkek ya da kadın olmakla ilgili değildir. Hepimiz için asıl mesele “Meryem” olabilmektir. Ve bir ders daha Anneler çocuklarını henüz üzerlerinde taşırken sunabiliyorsa Rablerine, ne mutlu bu annelere!İbrahim ailesiİbrahim ailesiyle de tanışırız Kur’an-ı Kerim’de Putperest bir baba, Nemrut’un zulmünden yavrusunu koruyabilmek için hamileliğini gizli tutan ve dağ başında doğum yapan fedakâr anne, üç büyük dinin atası, ulü’l-azm peygamber olan yıllar evlat hasretiyle tutuşan Hz. Sare. Kucağında yeni doğmuş yavrusuyla bir bilinmeze doğru yola çıkan Hacer anne, Kâinatın Efendisinin babaannesi. Babanın samimi duası ve meleklerin muştusuyla dünyaya gelen iki salih evlat; İsmail ve İbrahim ve eşlerinin çile, sabır, iman, teslimiyet dolu hayatlarının yediveren gülleriydi bu yavrular. Öyle bir soy ki; baba, evlat, torun, torunun çocuğu cümlesi peygamber! Her namazımızda salatüselamlarla andığımız bu aile bize ölümsüz dersler bırakmıştır “İman sadakat ister.” “Sabrın sonu selamettir.” “Evlat, anne babanın hem duası hem aynasıdır.” “Güzel yaşayanlar güzel izler bırakırlar arkalarında. Zamanın yok edemediği, tarihin eskitemediği izler.” “Bir aileyi kalıcı kılan madde, makam, servet değil, sevgi, sadakat ve ülfettir.”Yakup ailesiBir aileyle daha tanıştırır Kur’an bizi Yusuf suresinde Yakup ailesiyle. Kardeşler arasında baş gösteren bir kıskançlık öyküsü daha çıkar karşımıza, bu surede. Kur’an âdeta “Kardeşler arasında olur böyle şeyler” der, biz ebeveynleri teselli eder. Acı bir ayrılık hikâyesiyle başlayan sure güzel bir kavuşmayla sona erer. Hikâyenin mutlu sonla bitmesinin iki önemli sebebi vardır Yakub’un sabrı ve Yusuf’un affı... Yaşanan onca olumsuzluğu ve kardeşlerin hatasını siler, yüreklerde açılan yaraları tedavi ailesiAkla gelmeyenlerin bir gün başa gelebileceği gerçeğinin çarpıcı bir örneği de Hz. Musa ve ailesinin yaşadıklarıdır. Kral emir verecek, doğan tüm erkek çocuklar öldürülecek, Allah’tan gayrı güvencesi olmayan bir hanımefendi bebeğini bu zalimlerin katliamından koruyabilmek için çareler ararken, Rabbinin imdadı yetişecek. Böylece sorgusuz sualsiz Mevlasına teslim olacak ve yavrusunu nehrin sularına bırakacak. Nehir bebeği Firavun’un sarayına, Hz. Asiye’nin kucağına taşıyacak. İnsanlık, anne olmak için evlat dünyaya getirmenin şart olmadığını Asiye anneden öğrenecek. Kasas, 7-13.Anneli babalı olsun olmasın, nice yetimlere ve kimsesizlere koruyucu aile olmanın, şefkatle bağrına basmanın güzelliğini gösterecek bizlere Asiye ailelerBir tarafta koca, Hz. Lut ve kadın, Bağiye. Hz. Nuh ile eşi de böyle. Öte yanda koca Firavun ve hanım Asiye. Tahrim, 10. İşte imtihan dünyası. Aile bireylerinin birbiriyle sınavı. Bu sınavın en ağırlarından biri de evlat ile olandır kuşkusuz. Kur’an bu bağlamda bize baba-oğul hikâyelerinden bahsederHz. Nuh oğlunu ısrarla iman gemisine davet ediyor, oğul ise isyan içinde sel sularına kapılıp gidiyor. Babanın serzenişine Rabbi; “Ey Nuh o senin ailenden değildir.” diyerek cevap veriyor. Hud, 43-47. Aile olabilmek için aynı soydan gelmenin yeterli olmadığı, asıl önemli olanın aynı yolda yürümek, aynı inanç ve duyguyu paylaşmak olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz suresinde bir babanın oğluyla yaptığı sohbetin bir bölümüne tanık oluyoruz. Lokman, 13-19. Anlıyoruz ki; ebeveynin en önemli görevi önce kendini sonra evladını iyi yetiştirmek ve ateşten onları koruyabilmektir. Tahrim, 6.Kâinatın Efendisi’nin ailesiÂlemlere rahmet Yüce Nebi’nin ailesinden de bahseder Kur’an-ı Kerim. Hane-i saadette bir dönem yaşanan bazı olumsuz durumlara atıfta bulunur. Bir yandan Efendimiz’e, bu durum karşısında takınacağı tavır konusunda uyarılarda bulunurken diğer yandan peygamber eşlerini, annelerimizi Allah ve Rasulüne itaat hususunda ikaz eder. Ahzab, 28-34. Böylece Rasulüllah Efendimizin aile mahremiyeti üzerinden bütün ümmetine ilahî mesajlar verilmiş olur Peygamber ailesi de dahil sorunsuz aile yoktur. Ancak sorunlarıyla baş edebilen ve çözebilen aileler mutlu ve kalıcıdır. Problemlerin çözümünde ortak akıl işletilmeli, öfke ve şiddet değil, diyalog ve sükûnet esas aile içi olmak üzere tüm ilişkilerimizde kullandığımız dil ve üslubumuz, sergilediğimiz tavır ve davranışlarımız tıpkı bumerang gibidir. Ne kadar uzağa fırlatılsa da, aradan uzun zaman geçse de mutlaka bize geri gün bir baba oğlunun elinden tutar ve birlikte ormanda yürüyüşe çıkarlar. Dağın eteklerine vardıkları sırada çocuğun ayağı bir kütüğe takılır, yere düşer ve can acısıyla derin bir “ahh” der. Dağlardan bir “ahh” daha işitilir. Çocuk ilk kez karşılaştığı bu durum karşısında hayretler içindedir. Ayağa kalkar ve dağa doğru seslenir “Kim var orda, sen de kimsin?” Dağdan aynı cümleler tekrar edilir. Ne olduğunu anlamak istercesine çocuk biraz hayret biraz hiddetle babasına döner. Baba; “dinle bak” der ve dağa doğru seslenir “Sen muhteşemsin!”, “Sen çok güzelsin!” Dağ bu çağrıya aynıyla karşılık verir. Merakı daha da artan çocuk sorar “Baba bu da nedir?” Babanın cevabı mükemmeldir “Bak oğlum, bu bizim sesimizin dağa çarpıp bize geri dönmesidir. Buna “yankı” denir. Aslında bu hayatın ta kendisidir. Sen hayata nasıl seslenirsen hayat da sana öyle ses verir!”Ailemizdeki yankımız ne durumda? Ya hayattaki?..Dr. Ülfet Görgülü
Aile Sağlık / Tarih 18 Temmuz 2013 Saat 0902 / İnsanlık “ilk baba” ile adım atmış hayata. O da cennette. Allah, evvela “Âdem Baba”yı yaratmış insan olarak; ondan da eşi Havva Anamızı… Cennet çile, ıstırap, dert yeri değil, ama “Âdem Baba”nın çilesi cennette başlamış. İşe şeytan karışınca “yasak meyveden” yiyivermiş. Asıl vatanından gurbete çıkmışlar. Dünyaya gelmişler. Yıllarca tek başlarına dolaşmışlar yeryüzünde. Kendisi dünyanın bir köşesinde, eşi dünyanın öbür köşesinde. Sonunda Arafat’ta buluşmuşlar. İlk çocukları Habil ile Kabil, “bir kız yüzünden” birbirine düşmüşler, Kabil Habil’i öldürmüş. Garip bir tecelli. Düşünebiliyor musunuz, Peygamber babanın, ilk iki çocuğundan birisi katil, diğeri maktul oluyor. Kur’an bu olayı anlatırken, Kabil’in öldürdüğü kardeşini nasıl defnedeceğini bilemediğini, defin işlemini bir kargadan öğrendiğini anlatıyor. “Âdem Baba”nın çilesi bin küsur sene sürmüş. Cennette yaratılmış, sonra dünyaya gönderilmiş. Cennete her şey önünde, bolca, sonsuz bir şekilde bulunurken, burada çiftçilik yaparak rızkını temin ediyor. Kur’an bu kıssayı, herhalde çoluk çocuğunun geçimini temin etmek için gece gündüz ter döken, çocuklarıyla imtihan olan veya müreffeh bir hayat içindeyken sonradan feleğin çarkları içinde kıvranan babalara bir örnek olması için sunuyor. Hiçbir baba “Âdem Baba” kadar zorluk yaşamamıştır, yaşayamaz da zaten… Oğlu tarafından reddedilen baba İkinci “baba peygamber” Nuh Aleyhisselam. Tufan öncesi Hz. Nuh gemiyi inşa etti. Kendisine inananlar gemiye bindi. İnanmayıp gemiye binmeyenler arasında hanımı ile oğlu Kenan vardı. Gemi, dev dalgalar arasında seyre başladı, fakat Kenan gemiye yanaşmıyordu. Baba şefkati dile geldi “Oğulcağızım, gel bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerden olma” diye yalvarıp yakardıysa da, oğul oralı olmadı. Kenan düşman safında yer almasına, Allah’a âsi olmasına, babasını tanımamasına rağmen, Hz. Nuh yine nezaket ve şefkati ihmal etmedi, “Yavrum, oğulcağızım, evladım” anlamında “Yâ büneyye!” diyerek sürekli ona elini uzattı. Kenan bütün teklifleri reddetti. Ama “Nuh Baba”, müşfik halini Rabbine arz etmekten geri durmadı, “Rabbim, oğlum benim ailemdendir” dediyse de, Yüce Allah, “Ey Nuh, o senin ailenden değildir. O kötü bir iş yaptı” buyurarak hükmünü verdi. Çünkü din bağı, kan bağının önüne geçiyordu. Verilen hükme boyun eğdi, Rabbinden bağışlanmasını diledi. Evladı ve babasıyla imtihan yaşayan baba “Ulü’l-azm” peygamberlerin başında yer alan, Rabbinden “peygamber evlat” istediği için yüzlerce peygamberin atası ve babası olan İbrahim Aleyhisselam baba-evlat, evlat-baba ilişkisinde mükemmel bir örnek ve müstesna bir önderdir. Hz. İbrahim’in eşleri ve çocukları uğrunda çekmediği çile, görmediği eza kalmamıştı. O gerçek bir babaydı. Allah’tan salih bir evlat istedi, Cenab-ı Hak da kendisine ileri yaşlarında “yumuşak huylu bir oğul müjdesi verdi.” Fakat onu da kurban etme emri aldı. Konuyu anneden önce oğluna açtı “Oğulcuğum, rüyamda seni kurban ederken gördüm. Buna ne dersin?” Hayatının baharında bulunan “salih oğul”, “Babacığım, sana emredileni yap!” sözleriyle tevekkülünü dile getirdi. Baba “alttan” alıyor, “oğulcuğum” diyor, evlat boyun eğiyor, “babacığım” karşılığını veriyordu. Edebin, inceliğin ve saygının kelimelere dökülüşü mest ediyor insanı… Acaba hangi baba, biricik oğlunu kurban etme emrini alacak olsa, tereddütsüz eline bıçağı alır, hangi evlat babasının “seni kurban edeceğim” teklifine boynunu uzatır. İşte öyle babaya böyle bir oğul, böyle bir oğla da öyle bir baba… İbrahim Aleyhisselamın evladıyla sınavı olduğu gibi, babasıyla da sınavı vardır. Kendisi “tevhit” sembolü bir peygamber, babası da Nemrud’un putçusu bir putperest. Sert, tavizsiz, kaba kuvvetten başka bir şey tanımayan bir adam. Her seferinde eline ayağına düşerek, peşpeşe “Yâ ebeti” yani, “Babacığım, babacığım, ne olursun!” diye yalvar yakar babasını tevhide davet ederken, baba olanca hıncıyla, “İbrahim, yoksa sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni taşlarım” tehditlerini savuruyordu. Ama oğul İbrahim, “Sana selam olsun” diyor, görevine devam ediyordu “Senin için Rabbimden af diliyorum.” Ancak Cenab-ı Hak af dileğini kabul etmedi. Babasının Allah düşmanı olduğunu Rabbinden öğrenince o da ısrarından vazgeçti. Kulluk, evlatlığın önüne geçmiş, iman isyana galip gelmişti. Gözlerini yitiren baba Hz. İbrahim’in torunu ulu bir peygamber var. Gözü yaşlı, kalbi hüzünlü, iliklerine kadar evlat acısını çekmiş, hasret ateşine yanmış, “Yusuf! Yusuf!” diye bağrına taş basmış, ama derdini Allah’tan başka kimseye açmamış baba-evlat güzellemesini bütün incelikleriyle yaşamış bir insan Yakub Aleyhisselam. Bir rüya ile başlar “Yusuf’un macerası”, “Babacığım, ben rüyamda gördüm ki,” cümlesiyle başlar ve “Babacığım, işte bu rüyamın yorumudur” sözleriyle biter. Kenan illerinde yaşayan “Baba Yakub” oğlunun kardeşleri yüzünden kayboluşunun ardından ıstırabından gözlerini kaybeder. Ta Mısır’da ortaya çıkan Yusuf da, kardeşlerine, “Şu gömleğimi götürün, babamın yüzüne sürün de gözleri açılsın” diyerek gömleğini gönderir. Daha gömlek şehre ulaşmadan, “Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” sözleriyle babalığın zirvesini yaşayan Hz. Yakub, gömleği yüzüne sürer sürmez gözlerinin içi parlar. Yusuf’u kuyuya atarak ortadan kaldırdıklarını sanan ve babalarına dünyanın her türlü çilesini çektiren “Yusuf’unu kardeşleri”, babalarından özür dileyerek aflarını isterler. Çocuklarının bütün isyanlarını, tersliklerini ve huysuzluklarını anlayışla karşılayan “Yakub Baba”, “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim” diyerek baba büyüklüğünü gösterir ve hepsini bağışlar. Babalar ve kızları “Babalar ve oğulları” olur da, “babalar ve kızları” olmaz mı? Kur’an bize bu konudaki örnekleri de verir. Kur’an zaten en çarpıcı insan örneklerini peygamberlerin şahsında anlatır. Şuayb Aleyhisselamın hiç oğlu yoktu. Sadece iki kızı vardı. Koyunları onlar güder, onlar sular, onlar sağardı. Birgün Şuayb Peygamber’in kızlarını kuyu başında melül, mahzun, çekingen ve korkak bir şekilde gören, haksızlığa hiç tahammülü olmayan mert bir delikanlı görür. Yolu Medyen’e kadar uzamıştır. Hak hukuk tanımayan çobanlar tarafından sarılan kuyuya yanaşır, bu iki kızın koyunlarını sulayarak yardım eder. Kızlara, “Niçin böyle yapıyorsunuz?” diye sorar. Kızlar da, “Çobanlar çekilmeden biz hayvanlarımızı sulamayız, babamız ise çok yaşlı birisi” derler Kızlar eve döner, az sonra kızın birisi mahcup adımlarla gelir, “Babam seni çağırıyor. Hayvanları sulamanın ücretini vermek istiyor” der. Delikanlıyı babasıyla tanıştırır, kalbi delikanlıya yönelmiştir zaten. Kız, bir teklif sunar babasına “Babacığım” der, “Onu ücretli olarak tut, tutacağın adamların en iyisi, bu güçlü, güvenilir kimsedir.” Delikanlı, karşısında Hz. Şuayb’i görür görmez, aradığını bulmanın sevincini yaşar. Kızının teklifini makul karşılayan Hz. Şuayb, on yıl çobanlık yapma karşılığında kızlarından birisini kendisiyle nikâhlamaya söz verir. O da kabul eder. Bu delikanlı, geleceğin Musa’sıdır. On senelik bir “çobanlık”tan ve bir peygamberin dizi dibinde geçen eğitimden sonra Hz. Şuayb’ın damadı olur ve ardından da “Peygamberlik Musa’ya yakışır” lütfuna mazhar olur. Hz. Şuayb’ın kızı, babasına hizmetinin ve iffetli hayatının karşılığını koca bir peygambere eş olarak alır. Namus sınavı yaşayan baba peygamber Bir “baba peygamber” daha var ki, çilekeş mi çilekeş, dertli mi dertli. Bir baba ancak bu kadar zor durumda kalır. Sodom ve Gomore halkı eşcinsel bir sapkınlık içindedir. Kadınları bırakmışlar, erkeklere yönelmişlerdi. Yoldan geçen genç birisini görür görmez, peşine takılırlar, ondan vazgeçmezlerdi. Artık iş iyice ayyuka çıkmıştı. Bıçak kemiğe dayanmıştı. Belalarını arıyorlardı. O sırada Cenab-ı Hak o şehre iki yakışıklı delikanlı kılığında Hz. Cebrail ile Mikail’i gönderdi. Bu iki melek Hz. Lut’a misafir oldular. Hz. Lut’un evine iki civanın girdiğini haber alan halk kapının önüne yığıldılar. Hz. Lut’tan misafirleri kendilerine teslim etmesini istediler. Hz. Lut, o kadar zor durumda kaldı ki, ne yapacağını, ne edeceğini bilemez duruma geldi. Çaresiz kalmıştı. Misafirleri teslim etmesi mümkün değildi. Teslim etmese de, kapıda bekleşen gözü dönmüşleri susturamıyordu. Sonunda gücü kendine ve ailesine yetti. Onlara kendi kızlarını teklif etti “Ey kavmim, işte kızlarım. Onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan korkun, beni misafirlerime rezil etmeyin” dedi. Bu sözleriyle kızlarını onlara nikahlamak istemişti, yahut onların verecekleri cevabı bildiği için böyle konuşmuştu. Zaten bu söze hiç kulak asmadılar. “Sen de biliyorsun ki, senin kızlarınla bizim bir işimiz yok” karşılığını verdiler. Misafirler Hz. Lut’u daha fazla zor durumda bırakmamak için kimliklerini açıkladılar ve bu azgın kavmin beldesinin altını üstüne getirdiler. İffet ve namus imtihanı ile karşı karşıya kalan babalar için Lut Aleyhisselamın bu durumu çok ibretlidir. “Cennet Güzeli”nin Babası Ama bir baba var ki, gerçek “kız babası” odur. Kur’an “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir” diyerek onun sadece Fatıma gibi bir “Cennet Güzeli”nin babası olduğunu ima eder. Yeryüzünde iki “Âl” aile vardır Birisi “İbrahim’in âl”i, diğeri de “Muhammed’in âl”i. Zaten onlara her namazda dua ediyoruz. Onun hayatını adımız gibi bilmemiz gerektiğinden o güzel babayı sizin havsalanıza havale ediyorum. Bahsedilen hadiseler Kur’an’ın birçok suresinde geçtiği için tek tek sure ve ayet numaralarını vermeye ihtiyaç duymadık. Mehmed Paksu / Moral Dünyası Dergisi
Kur'an-ı Kerim ile birlikte insanlığa en güzel örnek olarak gönderilen Peygamber Efendimizin yaşantısı, nezaket ve inceliğin en güzel örneklerini oluşturur. Onun sünnetleri, insanların toplum içerisinde hayatını kolaylaştıracak görgü kurallarını öğreten büyük bir rehberdir. Öyle ki "Sizden biriniz üç kere izin istediği zaman kendisine izin verilmez ise, hemen geri dönsün." buyurarak evlere ancak izin alınarak girilmesinin gerekliliğine vurgu yapmıştır. Sizler için hayatımıza rehber olacak, Peygamber Efendimizin görgü kuralları ile ilgili hadislerini derledik. Giriş Tarihi 0855 Güncelleme Tarihi 1325 2 30 ◾ Çocuklarınız ergenlik çağına geldiklerinde, kendilerinden öncekilerin istedikleri gibi izin istesinler... Nûr, 24/59 3 30 ◾ Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den ra rivayet edildiğine göre Resûlullah Bir yere girmek için izin almak maksadıyla kapı üç kere çalınır, izin verilirse girersin; verilmezse dönersin, buyurmuştur. Müslim, Âdâb, 34; Buhârî, İsti'zân, 13 Peygamber Efendimizin hadislerini okumak için tıklayın 4 30 ◾ Sehl b. Sa'd'dan ra rivayet edildiğine göre Resûlullah Bir yere girmek için izin almak ancak evin özel hâllerinin görülmemesi içindir, buyurmuştur. Buhârî, İsti'zân, 11; Müslim, Âdâb, 40 5 30 ◾ Rib'î b. Hirâş'ın ra Âmiroğulları kabilesinden bir adamdan rivayet ettiğine göre o, Hz. Peygamber evinde iken gelip, "Gireyim mi?" diye izin istedi. Resûlullah da hizmetçisine "Çık, bu adama izin istemeyi öğret; "es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?" desin." buyurdu. Bu sözleri duyan adam "es-Selâmü aleyküm" dedikten sonra, "Girebilir miyim?" deyince Peygamber, girmesine izin verdi, o da girdi. Ebû Dâvûd, Edeb, 126, 127 Fikriyat e-kitap uygulamasından Riyazü's Salihin'i okumak için tıklayın
Ana Sayfa/ blog Arşivleri
kur an ı kerim den nezaket örnekleri