🦍 Türklerin Islamiyeti Kabul Etmesiyle Başlayan Türk Dili Dönemi

F39vSM. Türkler dünyanın en eski ve en köklü milletlerinden biri olup hem İslamdan önce hem de İslami devirde tarihte önemli rol oynamışlardır. Türklerin İslamiyet’ten önce totemcilik inancını benimsediğine dair çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de bu iddiaları kesin doğrular olarak kabul etmek oldukça zordur. Dinden daha çok bir sihir karakteri arz eden Şamanlığın da Türklerdeki tanrı inancıyla bir ilgisinin mevcut olmadığı isbat edilmekle beraber Türklerin dini inancıyla Şamanlık arasında dikkati çekecek ölçüde bir uyum olduğu kabul edilememiştir. Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlere inanıyorlardı. Ayrıca ölmüş büyüklere tazim ve onlara kurban kesmek şeklinde beliren atalar kültü Bozkır Türk inançları arasında yer alıyordu. Ancak Bozkır Türkleri’nin asıl inancı Tanrı’yı Tengri en yüksek güç ve en büyük yaratıcı kuvvet kabul eden ve semavi bir mahiyeti haiz Gök Tanrı dini denilen bir inanç sistemiydi. Hükümdarlar kendilerinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını, zaferleri Gök Tanrı’nın inayetiyle kazandıklarını, çeşitli hile ve tuzaklardan Gök Tanrı’nın yardımıyla kurtulduklarına inanır ve “Ey Gök Tanrı sana şükürler olsun!” diye duygularını dile getirirlerdi. Avar hakanı Bizans imparatoruyla yaptığı bir antlaşmada Gök Tanrı adına yemin etmişti. Göktürkler de devletlerinin Gök Tanrı’nın isteğiyle kurulduğuna inanırlardı. Türkler ölüm ve hayatın Tanrı’nın iradesine bağlı olduğuna, insanın fanî Tanrı’nın ebedî olduğuna inanırlardı. Tanrı kelimesi Başkırtça hariç bütün Türk lehçelerinde ortak olarak kullanılan bir kelimedir. Gök Tanrı dini Türklerin İslam öncesi millî dinî olarak kabul doğduğu sırada Türkler Orta Doğu’nun kuzey ufuklarında gözükmekteydiler. Göktürkler Kuzey Asya’dan güneye doğru Sind Irmağı’na, doğuda Çin sınırından batıda Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanıyordu. Kafkasya’da Dağıstan ile Karadeniz’in kuzey kıyıları Hazar Türkleri’nin idaresindeydi. Hazar Denizi’nin güney doğusunda Sûl Türklerinin kurduğu bir beylik hüküm sürüyordu. Sasanî ve Bizans imparatorlukları Türklerle bazan ittifak bazan da savaş bir dinin kabulü milletlerin hayatını müsbet veya menfî yönde etkileyen önemli faktörlerden biri kabul edilmektedir. Milletler kabul ettikleri bu yeni din sayesinde ya varlıklarına güç katarak dünyanın sayılı milletlerinden biri olma vasfını kazanmakta ya da millî benliklerini kaybetmektedirler. Bunun en belirgin örneğini Türk milletinin tarihinde bulmaktayız. Türkler tarih boyunca millî dinlerini terkederek Budizm, Maniheizm, Yahudilik ve Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Ancak bu dinlerin yapısı Türklerin millî bünyesine ve karakterine uymadığı için onların benliklerini ve Türklüklerini kaybetmelerine sebep olmuştur. Göktürk Hakanı Bilge Kagan veziri Tonyukuk’tan bir Budist mabedi yaptırmasını isteyince Tonyukuk’un “Savaşmayı ve hayvan kesmeyi yasaklayan, miskinlik telkin eden bir dinin kabulü Türkler için bir felaket olur” cevabını vermesi adeta bir kehanet olarak ortaya çıkmıştır. Yahudiliği benimsemiş olan Hazarların ve Hıristiyanlığı kabul eden Macarların ve Bulgarların bugün Türklüklerinden bahsedilmemektedir. Buna karşılık Türklerin millî bünyesine, ruh ve karakterine uyan İslam dinini kabul etmeleri onlara yeni bir atılım gücü kazandırdığı gibi millî varlıklarını muhafaza etmelerinde de önemli rol oynamıştır. Türkler bu yeni ruh sayesinde Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar çok geniş bir alanda hakimiyet kurmayı başarmışlardır. Türklerin İslamiyeti kabulü sadece Türk ve İslam tarihinde değil aynı zamanda dünya tarihinde de bir dönüm noktası teşkil eder. Türklerin İslamiyeti kabulü kavimler göçü ve Haçlı seferleriyle birlikte ortaçağı karakterize eden üç büyük olaydan İslamiyeti kabul etmeden önce yukarıda anlatıldığı gibi Müslüman Araplarla uzun süre mücadele etmiş ve İslamiyet hakkında bilgi edindikten ve bu dinin kendi inanç sistemleriyle uyuştuğunu ve bütünleştiğini gördükten son-ra Müslüman olmuşlardır. İleride temas edeceğimiz ve örneklerini göreceğimiz gibi Türk milleti hiçbir zaman Arapların siyasi hakimiyeti altında kaldıkları, baskı ve zulüm gördükleri için yani kılıç zoruyla değil kendi istek ve iradeleriyle adeta tabiî bir geçiş süreci içinde İslamiyeti kabul Türkler arasında ilk defa Kuteybe b. Müslim tarafından fethedilen Amu Derya nehrinin kuzeyindeki topraklarda, Kaşgarlı Mahmud’un Çay ardı dediği Maveraünnehir bölgesinde yayılmaya ordularının uçsuz bucaksız Asya topraklarında savaş kabiliyetiyle temayüz etmiş Türk beylerine karşı başarı kazanmaları, kendilerini ilah mertebesinde gören müstebid hükümdarların baskısından kurtulmak isteyen güçsüz insanların İslamiyeti benimsemeleri sayesinde olmuştur. Müslüman olan Türkler dinden dönmeye mecbur edilmemek için kadınları, ihtiyarları ve çocuklarıyla silahsız olarak Türk beylerinin ordularına karşı çıkıyorlardı. Halkı koruyan, yedirip içiren eski Türk hükümdarlarının bu vasıflarını o dönemde muhtemelen İran’dan etkilenerek kaybettikleri anlaşılmaktadır. Bu durum onların Sasanîlerin müstebid ve gösterişli hükümdarlarını örnek almalarıyla izah başlangıçta Şafiî mezhebini daha sonra ise İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin kurucusu olduğu Hanefî mezhebini seçtiler. Ebû Hanife Türkler üzerinde çok etkili oldu. Türkler üzerinde etkili olan bir başka alim de Semerkandlı İmam Maturidi idi. Kuteybe bir yandan kendi hakimiyetini sağlamlaştırmaya çalışırken bir yandan da İslamiyetin yayılması için gayret ediyordu. Mesela bu amaçla Buhara’da bir cami yapılmıştı 713. Türkistan’daki ilk mescidler Nerşahî’nin namazgah dediği meydanlardan muhasarası sırasında da teslim şartları müzakere edilirken şehirde bir cami yapılmasına karşı konulmaması şarta bağlanıyordu. Kuteybe kendisi de bizzat cami’in yapımına nezaret kılıç zoruyla ve baskıyla Müslümanlığı benimsemediğini gören idareciler halk arasında İslamiyeti yaymak için camiye gelenlere bir takım armağanlar başlangıçtan beri takip ettiği politika Türkleri ve diğer kavimleri İslamiyet’e ısındırmak şöyle dursun nefret ettiriyordu. Zira gayr-i Arap Müslüman ahali Müslüman oldukları halde kendilerinden vergi alınmaya devam edildiğini ve kendilerine Arap süvarilerinden daha az maaş ödendiğini ve ganimetten de daha az pay verildiğini gördükleri için bu haksızlığa tepki gösteriyorlar ve bundan dolayı İslamiyetin süratle yayılması engelleniyordu. Emevîlerin daha çok cizye almak amacıyla Horasan ve Toharistan halkının Müslüman olmalarını önlediklerine dair rivayetler de şekilde Horasan ve Türkistan’da hüküm süren beylerin de kendi tebeasını kaybetmemek düşüncesiyle Emevîlerle işbirliği yaptığı da iddia ediliyordu. Eğer zayıf ve yoksul kimseler İslamiyeti seçerlerse hem Emevî idarecilerden hem de mahallî beylerden tepki görüyorlardı. Bu zulüm ve baskılara dayanamayan ve Hz. Peygamber’i örnek alan sadık Müslümanların önderlik ettiği Merv halkı sonunda isyan etti. Haris b. Süreyc çeşitli kavimlere mensup mazlum insanları etrafına topladı ve mağlup olunca da Türklere sığınıp Türk hakanı Sû-lu Çor’un maiyetinde Emevîlerle savaştı 735.Süleyman b. Abdülmelik’in halifeliği zamanında 717 Horasan valisi olan Yezid b. Mühelleb Cürcan üzerine bir sefer düzenledi. O sırada Dihistan Türkleri Sulteginin, Cürcan Türkleri de Kul oğlu Fîrûz’un idaresinde bulunuyordu. Yezid b. Mühelleb Dihistan’ı fethettikten sonra Sultegin’i sığındığı kalede muhasara altına aldı. 6 ay süren muhasaradan sonra bu kale de ele geçirildi. Kalede bulunan çok kıymetli bir tac hiçbir Müslüman tarafından ganimet olarak alınmak istemedi ve bir dilenciye hediye edildi. Çünkü bu tacın yoksul halkın malına el konularak yaptırıldığına bir süre sonra Müslüman olmak ve bunu da Müslümanların en büyük temsilcisi olduğuna inandığı halifenin huzurunda açıklamak istedi. Yezid b. Mühelleb onu halifenin huzuruna gönderdi 716. Sultegin burada Peygamber’in halifeden daha üstün bir makamda bulunduğunu öğrenince de Medine’ye kadar giderek Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret etmiş ve Müslüman olduğunu orada ilan Emevîlerin aşırı davranışlarını tenkid ederek onları Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in sünnetine uymaya çağıranlar arasında yer alıyordu. Sul Türklerinin hakim bulunduğu topraklarda gayr-i müslim Oğuzlarla cihad etmek için din bilginlerinin ve gazilerin birlikte kaldıkları ribatlar kaleler yapılmıştı. Sultegin’in İslamiyeti kabulü bütün bölge halkının İslamiyeti kabul ettiği anlamına gelmemekle beraber ona tabi bir çok kişinin Müslüman olduğu tahmin edilebilir. İbn Mühelleb Cürcan şehrinde 40 kadar mescid ve Cürcan’ın kuzeyindeki gayr-i müslim Türklere karşı da bir sed yaptırdı. Dihistan ve Cürcan’ın Türk-İslam medeniyetine şekil veren en eski merkezler ve İslamiyet’i en erken kabul eden Türk boylarının da Oğuzlar olduğu b. Abdülaziz’in Emevî halifeleri arasında farklı ve seçkin bir mevkii vardır. O Emevîlerin umumî politikasına yani Arap milliyetçiliğine dayanan siyasetine karşı çıkmış ve bütün tebaaya eşit muamele eden bir siyaset takip etmiştir. Onun takip ettiği siyaset bütün İslam ülkelerinde müsbet sonuçlar doğurmuştur. Çünkü o valilere gönderdiği mektuplarda bütün insanlara iyi davranılmasını, Müslüman olanlardan asla vergi alınmamasını istiyordu. Bu sayede özellikle Maveraünnehir bölgesindeki Türkler arasında İslamiyet daha büyük bir hızla yayılmaya başladı. Ömer b. Abdülaziz’in ölümü üzerine 720 yeniden Emevî Devleti’nin eski politikasına dönüldü. Türgeş Kağanlığı da Maveraünnehir’de hakimiyet tesis etmek için Müslümanlarla mücadeleye girdi. Bu gelişmeler Maveraünnehir’deki İslam hakimiyetini ve İslam’ın yayılmasını tehlikeye b. Abdülmelik 724-743 döneminde Horasan valisi Eşres b. Abdullah Türkler arasında İslamiyetin yayılması için çalıştı. Ebü’s-Seyda Salih b. Tarîf ve Rebî b. İmran et-Temîmî’yi Semerkand ve civarında halkı İslam’a davet etmekle görevlendirdi ve bu sayede büyük başarılar kazanıldı. Belh şehrinde bir cami inşa el-Hamevî Halife Hişam’ın Türk hakanına bir elçilik heyeti göndererek kendisini İslam’a davet ettiğini belirtir. Bu hakan muhtemelen Türgeş hükümdarı Sû-lu’dur. Cahiz de Horasan valisi Cüneyd b. Abdurrahman’ın Türk hakanı ile karşılaştığını ve hakana İslam dini hakkında bilgi verdiğini son Horasan valisi de Maveraünnehir halkı arasında eşit muamele ederek onların gönüllerini kazanmaya çalışmış ve bu sayede bölgede İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Öyle anlaşılıyor ki Maveraünnehir halkı idareciler ve kumandanların kendilerine insanca muamele ettiği dönemlerde İslamiyete daha sıcak bakmış ve aynı oranda Müslümanlığı benimsemişlerdir. Emevî hanedanının iyi muamele yerine mücadeleyi tercih ettiği Maveraünnehir ve Kafkasya’da İslamiyet daha yavaş yayılmıştır. Bununla beraber Buhara ve Semerkand gibi Maveraünnehir’in iki büyük şehrinde buraya yerleştirilmiş olan Müslüman halkın Türklerle iyi ilişkiler kurması ve onların da İslamiyeti yakından tanıma imkanı bulması sebebiyle Müslüman olanların sayısı daha fazla iktidara gelmesiyle mevaliye karşı izlenen politikanın değişmesi ve bu hanedanın kendilerini iktidara getiren gayri Arap halka iyi davranmaya başlaması Horasan ve Maveraünnehir’de İslamiyetin yayılmasına bir ivme kazandırmıştır. Ebû Ca’fer el-Mansur İslamiyeti kabul edenlerden asla cizye alınmamasını istemiştir. 751 yılında meydana gelen Talas Savaşı da Türklerle Müslümanların yakınlaşmasına ve İslamiyeti benimsemelerine müsait bir ortam hazırlamıştır. Bu savaştan sonra İslamiyetin Türkler arasında daha geniş çapta yayıldığı Mehdi de bu yeni ortamdan istifadeyle İslamiyetin yayılması için çalışmış ve Soğd, Toharistan, Fergana, Uşrûsene, Karluk, Dokuz Oğuz Uygurlar ve diğer bazı Türk hükümdarlarına elçiler göndererek onları İslamiyete davet Me’mun bir yandan Soğd, Fergana ve Üşrusene’de meydana gelen karışıklıkları bastırmak için askerî seferler düzenlerken bir yandan da halkın İslamiyeti kabul etmesi için çalışıyordu. Me’mun Maveraünnehir’de tam anlamıyla hakimiyet tesis ettikten sonra özellikle hükümdar ailesi arasında İslamiyetin yayılmasına özen gösterdi. Müslümanlığı kabul edenler ödüllendirildi. Afşin, Eşnas et-Türkî, Boğa el-Kebir ve İnak et-Türkî gibi o devrin ünlü kumandanları geldikleri yörenin asil ve idareci sınıflarına ya da hükümdar ailesine mensup Mu’tasım da Türklere karşı yakın ilgi gösterdi ve Fergana, Üşrusene, Şaş ve Soğd gibi Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerden asker temin etti. Onun gayretleri sonucu Maveraünnehir’in tamamı İslamiyeti kabul Derya’nın Seyhun doğusunda, Karadeniz ve Hazar Denizi’nin kuzeyinde ikamet eden Türk boyları Müslümanların hakimiyetine girmedikleri için bu bölgelerde İslamiyet zaman zaman düzenlenen seferler ve ticarî faaliyetler neticesinde yayılma imkanı de Türkler arasında İslamiyetin yayılması için çalıştılar. Mesela Samanî hükümdarı İsmail b. Ahmed 893 yılında Karlukların başkenti Talas’a bir sefer düzenlemiş ve şehir zaptedilerek fetihten sonra büyük kilise camiye başkenti Buhara’da, Özkent’te, Taşkent’te, Sayram’da, Otrar’da Farab-Karacuk İslam kültürünün ilk abideleri cami-mescidler, türbeler ve zamanla bir ilim müessesesi haline gelecek olan ribatlar inşa edildi. Müslüman Türklerin yaşadığı şehirlerle gayrimüslim Türklerin yaşadığı şehirler arasında kültürel ve ticarî münasebetler zaman zaman vuku bulan çatışmalara rağmen devam ediyordu. Bu münasebetler sayesinde İslamiyet Türkler arasında yayılma imkanı buluyordu. Samanîlerin Türk topraklarına düzenlediği seferlere karşı Türkler de cevap veriyordu. Mesela 904’te Maveraünnehir’i kısa bir süre ele geçirdikleri gibi 942’de de Balasagun’u geri olayların değerlendirilmesinden anlaşılan bir gerçek vardır ki o da Türklerin savaşla, kılıç zoruyla, şiddet ve baskıya maruz kaldıkları için değil kendi hür iradeleriyle bu dini seçtikleridir. Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra diğer Müslüman kavimlerle birlikte gayr-i müslim Türklere karşı cihad harekatına katılmışlardır. Türk sınırlarındaki şehirler darü’l-cihad ilan edilmiş, buralarda gazilerin barınması için çok sayıda ribat yaptırılmış ve bunlar için vakıflar tahsis Maveraünnehir’den gelen göçmenlere yakın ilgi göstermeleri ve onları bozkırlardaki yeni kurulan şehirlere yerleştirmeleri de Türkler arasında İslamiyetin yayılmasına katkı sağlamıştı. Oğuzların ellerinde bulunan Yenikent, Cend ve Huvar gibi şehirler ile Samanî hakimiyetindeki Talas şehri arasında ticari münasebetler geliştirilmiş ve bu ticari faaliyetler de Türklerin İslamiyet hakkında bilgi edinmelerine ve Müslümanları daha yakından tanımalarına zemin ülkeleriyle Türk ülkeleri arasında ticaretin en yaygın olduğu ve yoğunluk kazandığı bölge Maveraünnehir idi. Bunun yanında Harezm de ticarî hayatın canlı olduğu bölgelerden biri idi. Ticaret kafileleriyle gelen din bilginleri ve sufiler halk arasında İslamiyetin yayılmasına çalışıyorlardı. Harezmliler Hazar ordusundan ücretli askerlerin esasını teşkil etmekle beraber onlar Müslümanlarla yapılan savaşlarda görev Türkler arasında iki asırdır devam eden askerî mücadeleler, siyasî ilişkiler ve ticarî faaliyetler sonunda Türkler İslamiyet’e yakın ilgi duymaya başlamışlardı. Horasan ve Maveraünnehir’de İslamiyet’in yayılmasında dinî-kültürel ilişkilerin ve sûfilerin de önemli rolü oldu. Ünlü mutasavvıf Şakîk-i Belhî ö. 174/790 doğrudan Budist Türklerle görüşmüş ve onların İslamiyeti seçmelerinde etkili olmuştur. Şakîk-i Belhî zengin bir tüccar olduğu halde fakirler gibi yaşıyor servetini yoksul insanlara dağıtıyordu. Halkı İslam’a davet maksadıyla Belh şehrinden kalkıp Türkistan’a giden Şakik Budistler arasında İslamiyeti yaymaya çalıştı. Yine Belh şehrinden olan Sûfi İbrahim b. Edhem ö. 783 de aynı şekilde Budist Türkler arasında İslam’ı yaymak için hüküm süren eski Türk hükümdarlarından Banîcûr ailesi de VIII. yüzyılda İslamiyeti kabul etmişti. Banicûr hatunlarından biri Belh’te bir cami-mescid yaptırmak için mücevherlerini satmıştır. Nuhgunbaz mescidi bu hatunun yaptırdığı cami olmalıdır. Sınır boylarında, Merv ve Belh gibi kültür merkezlerinde yaptırılan ribatlarda kalan din adamları ve gaziler de murabıtlar bölgede İslamiyetin yayılmasında etkili oldular. İlk ribat 727’de Merv kadısı tarafından kurulmuştur. Böylece Talas ve İsficab gibi bazı şehirlerde nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar yüzyılın sonlarında Yakub b. Leys adlı İranlı bir Müslüman Kabil ve Gazne’deki Türk beylerini mağlup ederek bölgede İslam hakimiyetini tesis etti. X. yüzyıl başlarında Kabil ve Gazne’de hüküm süren Türk-Şahiler devletinin yıkılmasından sonra Amu Derya Ceyhun ile Sind arasında yaşayan Türk boyları İslamiyeti kabul etmeye başladılar. Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri X. yüzyılın başlarından itibaren hızlandı. Aynı dönemde Ordu şehrinin Türk hükümdarı da Müslümanlığı seçmiş, bunu takiben Balasagun ile Talas’ın doğusunda bulunan Mirki kasabasında yaşayan Oğuzlar kalabalık gruplar halinde Müslüman olmuşlardır. Aynı dönemde Gazne ve Gur bölgesinde yaşayan Halaç Türkleri de İslamiyet’i kabul ettiler. Bunlar zamanla Gaznelilere tabi oldular. Sind ve Hindistan’a giren Türkler ise bu yörelerde devletler kurup İslamiyeti yaymış ve XI. yüzyıldan itibaren Türk Turuşka adı Müslüman kelimesiyle eş anlamlı olarak IX. ve X. yüzyılda Müslümanlığı kabul eden Türk aile ve beylerinden bazıları şöyle sıralanabilir Uşrûseneli Afşin Haydar b. Kavûs, Sacoğulları Hanedanı’nın kurucusu Ebü’s-Sac, Semerkand ihşidleri, Soğdlu Merzüban et-Türkeşî, Uceyf b. Anbese, Buhara hükümdarları Buharhudatlar, Sulu-Çor’un ahfadından İbn Hakan ailesi, Artuç b. Hakan, Feth b. Hakan, Ebû Müzahim b. Yahya b. Artuç, Ahmed b. Tolun, Fergana ihşidlerinden İhşidîlerin kurucusu Muhammed b. Tugc, Banicûr ailesi ve Eşnas et-Türkî, Alptekin oğlu İbrahim ve dönemde Orta Asya’da temayüz eden alimlerden bazıları da şunlardır İmam Maturîdî, İmam Buharî, Tirmizî, Tarhan’ın torunu Muhammed b. Ali ve onun oğlu Abdullah, Süleyman b. Tarhan, Hakan Artuç’un soyundan Ebü’l-Müzahim Mûsa, Farabî, Hasan b. Tarhan’ın oğlu Tanbûrî Ali, Abdulhamid b. dönemde Müslüman olan Türklerin sadece askerî sahada değil, dinî ilimlerde, felsefe, musikî vb. sahalarda da büyük hizmetleri görülmüştür. Kur’an-ı Kerim ve diğer kitapların yazılmasında ve hattatlığının gelişmesinde, kağıt imalatının önemli bir yeri vardır. Bu da Uygur Türklerinin Talas Savaşı’ndan sonra İslam medeniyetine bir armağanı olarak arasında İslamiyeti devlet dini olarak kabul eden ilk devlet İdil Volga Bulgar Devleti’dir. 922’de mucizevî bir hidayet eseri olarak İslam’ı kabul eden Bulgar hükümdarı İlteber Almuş Abbasî Halifesi Muktedir-Billah’a bir elçilik heyeti göndererek kendisine İslam dinini tebliğ edecek din bilginleri fakihler, cami ve kale yapımına yardımcı olacak ustalar istemiştir. Halife Muktedir de bu isteği memnuniyetle kabul edip Mart-Nisan 921 tarihinde istenen din adamları, usta ve parayı hakana heyeti soğuğa karşı kalın Türk elbiseleri giyerek Oğuz, Peçenek ve Başkurt bölgelerinden geçerek Etil kıyılarından İlteber Almuş’un otağına vardılar. 16 Mayıs 922 tarihinde toplanan Etil İdil Bulgar beyleri halifenin İslam’a davet mektubunu büyük bir hürmetle ayakta dinlediler. Yeri-göğü titreten tekbir sesleriyle Müslümanlığı kabul ettiler. Türkistan’da olduğu gibi burada da Müslüman olan İdil Bulgarları göçebe hayatı terkedip yerleşik hayata geçmeye başladılar. Böylece İdil Bulgarları Müslümanların kuzeybatıdaki temsilcileri oldular ve Başkurtlar gibi Batılı Türk boylarının da İslamiyeti kabul etmesinde önemli rol oynadılar. Bu elçilik heyetine katip olarak katılan İbn Fazlan bu seferle ilgili bir seyahatname kaleme almış ve eser Türkçeye Fazlan’ın Seyahatname’de verdiği bilgilerden İslamiyetin IX. yüzyıldan itibaren İdil Bulgarları arasında yayıldığı anlaşılmaktadır. Bulgar hakanının da İslamiyeti kabul etmesiyle İdil Bulgarları arasında Müslümanlık köklü bir şekilde yayılmıştır. İdil Bulgarları arasında Müslümanlığın yayılmasında Harizmli tüccarların da çok önemli rol oynadığı anlaşılmaktadır.–NOT Bu ilgili makale, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın’nın Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi’nin 2. cildinde yer alan “Türklerin İslamiyeti Kabulü” adlı makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Türklerin islamiyete hizmetleri ne zaman, nerede ve nasıl başladığına genel olarak bakalım. Türklerin İslamiyet’i kabulü, hem Türk tarihi, hem İslam tarihi ve hem de dünya tarihinin önemli olaylarından birisidir. Çünkü Türkler, İslamiyet’in korunup geniş alanlara yayılmasında, İslam kültür ve medeniyetinin gelişmesinde önemli görevler üstlendiler. Türkler özellikle Abbasilerden itibaren halifelik orduları içinde yer aldılar. Tarihi kaynaklara göre ilk defa Türkleri devlet hizmetinde görevlendiren halife Cafer el Mansur olmuştur. Halife Harun Reşid’in muhafız birliğinin tamamen Türklerden meydana geldiği de bilinmektedir. Bizans sınırındaki Antep, Urfa, Tarsus gibi şehirlere yerleştirilen Türkler, İslam Devleti’ni Bizans tehlikesine karşı korudular. Türklerin yerleştirildiği bu sınır şehirlerine “Avasım” adı verilirdi. Abbasiler dönemi’nde halifenin emrinde bulunan Türk komutanların bu devlete büyük hizmetleri olmuştur. Halife Mansur, oğlu Mehdi’ye vasiyette bulunurken Türklerin önemini şöyle anlatır “Horasan halkından çok dost edin. Çünkü onlar bu devlet uğrunda mallarını ve canlarını feda etmiş, en büyük yardımcıların ve taraftarlarındır”. Harun Reşid’in halife olan oğulları Memun ve Mutasım zamanında devlet içinde Türklerin ağırlığı artarak devam etti. Memun zamanında Bağdat’da ordu mensubu Türklerin sayısı i buldu. Hilafet ordusunda; Afşin, Aşnas et-Türkı, Baga el-Kebir, Hakan Urtuc gibi beyler başlıca komutanlar olarak görev yapmaktaydı. Halife Mutasım zamanında 833-842, Türklerin durumu daha da sağlamlaştı. Hatta halife, Bağdat’ın kuzeyinde sadece Türklere ait Samerra şehrini kurdurdu. Samerra’da bulunan Türk birlikleri; giydikleri elbiseler ve aldıkları ücretin farklı oluşu sebebiyle diğer birliklerden daha imtiyazlı oldular. Türklere çok güvenen Mutasım, hilafet merkezini bu şehre taşıdı. Böylece halife canını bile sadece Türklere emanet etmiş oluyordu. İslam tarihine, Samerra Devri olarak geçen bu dönemde Türkler sadece orduda değil, siyasi ve idari sahada da büyük nüfuz kazandılar. Türkler, halifenin seçiminde bile söz sahibi hâline geldiler. 945 yılında Bağdat’ı işgal eden Büveyhîler, halifeyi adeta gözaltına aldılar. Abbasi Halifesi Kaimbiemrillah’ı bu durumdan Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey kurtardı. Abbasi Halifesi, bu yardımlarından dolayı Tuğrul Bey’e doğunun ve batının sultanı unvanını verdi. Böylece Türkler İslam dünyasının siyasi liderliğini ele geçirdiler. Türkler, uzun yıllar bir taraftan İslam dünyasındaki parçalanmaları önlediler bir taraftan da Bizans’ın ve Haçlı ordularının saldırılarına karşı İslam dünyasını korudular. Resim Farabi Türkler tıp, astronomi, matematik, felsefe, coğrafya ve dinî ilimlerde de yetiştirdikleri bilim adamlarıyla, İslam medeniyetinin gelişmesinde büyük rol oynadılar. Matematik alanında Harezmi, matematik, coğrafya ve astronomi alanında Birûni, felsefede Farabi, tıp alanında İbn-i Sina ve kelam ilminde de Gazali çok önemli eserler yazdılar. Resim İbni Sina Böylece Türkler İslam kültür ve medeniyetinin, doğuda Hindistan’a, batıda Avrupa içlerine kadar yayılmasını sağladılar. Resim Biruni A İlk Eserler B Türk Halk Edebiyatı C Klasik Türk Edebiyatı 8. itibaren yerleşik hayata geçen, Müslümanlıkla tanışan Türkler, 10. ilk yarısında 920 Karahanlı Devleti hükümdarı Satuk Buğra Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle başlayan süreçte Müslümanlıkla Türklüğü birleştirip bir sentez ortaya çıkarmışlar, hayat tarzlarını buna göre belirlemişler, bu sayede birlik sağlamışlar ve İslâm dininin, Farsların ve Arapların etkisiyle yeni bir edebiyat oluşturmaya başlamışlardır. İslamiyet Sonrası Türk Edebiyatında 11-19. yy. sözlü eserlerin yanı sıra yazılı eserler de çoğalmıştır. İlmî eserler ve Kur’an-ı Kerim aracılığı ile Arapça’dan; Edebî eserler aracılığıyla da Farsça’dan etkilenilmiştir. Yine bu yolla o zamana kadar dış etkilerden uzak olan Türk dili Arapça ve Farsça’nın etkisine girmeye başlamıştır. İslâm kültürü, ortak İslâm edebiyatının şekil ve tekniği, zevki, hayat görüşü, temaları, motifleri, Türklerden önce Müslüman olarak bir İslâmî edebiyat geliştiren İranlıların aracılığı ile Türk Edebiyatına girmiştir. İslâmî edebiyat şiirinde ortak teknik malzeme şekiller, temalar, motifler ile ortak bir dünya görüşü ve estetik kavramı benimsenmiştir. XIV. asırda yazıya geçirilen “Dede Korkut Kitabı” destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçe’nin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir sonra da destansı edebiyat devam etmiştir – Karahanlı Dönemi Satuk Buğra Han Destanı – Kazak – Kırgız Kültür Dâiresi Manas – Türk – Moğol Kültür Dâiresi Cengiz name – Tatar – Kırım Timur ve Edige Destanları Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri Seyid Battal Gazi Destanı Battal Gazi’nin İslamiyet’i yayış mücadelesini ve yiğitliklerini anlatır, Danişmend Gazi Destanı Danişmendname, Köroğlu Destanı A İlk Eserler 1 Kutadgu Bilig Dönemin ilk edebî eseridir. Aynı zamanda ilk yılında Balasagunlu Yusuf tarafından Karahanlılar devrinde yazılmış ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur. Eseri beğenen hükümdar bunun üzerine Yusuf’a Has Hacip’lik unvanı vermiştir. Eserin adı “Mutluluk Veren Bilgi” anlamındadır. Mesnevi nazım şekliyle ve ­²²/­²²/­²²/­² Şehname vezni vezin kalıbıyla yazılmıştır. 6600 beyittir. Ayrıca 173 tane de dörtlük vardır. Beyit nazım birimiyle yazılmıştır; ancak dörtlük nazım birimi de kullanılmıştır. Aruz ölçüsüyle yazılmış ilk eserimiz kabul edilir. Didaktik öğretici bir nitelik taşır. Bir ahlâk ve öğüt kitabıdır. Hükümdara siyası öğütlerde bulunur. Eserde sembolik bir anlatım vardır. Hükümdar Kün Toğdı Adaleti, Vezir Ay Toldı İyi yönetimi, Vezirin Oğlu Ögdilmiş Aklı, Vezirin Kardeşi Odgurmış Öbür dünyayı temsil Hakaniye Çağatay Türkçesiyle kaleme alınmıştır. Dili oldukça sadedir. 2 Divân-ı Lûgati’t-Türk “Türk Dilleri Sözlüğü” anlamına gelir. Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 tarihleri arasında yazılmıştır. Eser bir sözlük olarak hazırlanmasına rağmen, Türk sosyolojisi, psikolojisi, edebiyatı, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgi veren önemli bir eserdir. Türkçe’nin önemini anlatmak ve Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Mensur düzyazı bir eserdir. Türkçe’nin ilk sözlüğü kabul edilir. Kelimeleri göçebe boylar arasında gezerek bizzat kendisi derlemiştir. Diğer önemli sözlükler Ali Şir Nevai, Muhakemetü’l-Lugeteyn, Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki. İslamiyet öncesi edebiyatın sagu, koşuk ve sav örneklerini içerir. Eserde 7500 kelime ve Arapça karşılıklarıyla bunların kullanıldığı örnek cümle veya şiirler, dilbilgisi kuralları ve bir harita o devirdeki Türk boylarının yerleşim alanını gösteren bulunmaktadır. Etnografik bir eser olarak kabul edilir. Zamanında konuşulan ve yazılan Türk lehçelerindeki 7500 Türkçe kelimeye Arapça karşılıklar veren ve harf sırasına göre düzenlenmiş bir sözlük durumundadır. Ayrıca manzum-mensur parçalar sav, sagu, koşuk, örnekler ve bazı olaylarla donatılmış bir ansiklopedidir. Zamanın Türk tarih ve efsanelerine, coğrafya, halk edebiyatı ve folkloruna dair geniş bilgiler vererek Türkoloji’nin temellerini atmıştır. 3 Atabetü’l-hakayık “Hakikatlerin eşiği” anlamına yy’da Edip Ahmet Yügnekî tarafından yazılmıştır. Didaktik bir eserdir, ahlak ve öğüt kitabıdır. Cömertlik, ilim, doğruluk gibi konuları işler. Aruz ve hece ölçüsü birlikte kullanılmıştır. Nazım biçimi mesnevidir. Hakaniye Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır. 4 Divan-ı Hikmet Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi tarafından 12. yazılmıştır. İlâhî aşkın, ibadetin, cennetin vb. konu edildiği didaktik bir eserdir. 7’li ve 12’li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Dörtlükler halinde yazılmıştır. Dörtlüklerin adı eserde “hikmet” bir oldukça sadedir. 5 Kitab-ı Dede Korkut Destandan halk hikâyesine geçiş dönemi ürünüdür. 12 hikâyeden oluşur. Eserde bir yandan Türklerin İslâm öncesi hayatları anlatılırken diğer yandan İslâm’a ait unsurlara da yer verilir. Dede Korkut, hikâyelerin içinde adı geçen, yaşlı, bilge, meçhul bir halk ozanıdır. Eser 15. yazıya geçirilmiştir. Nazımla nesir iç içedir. Kahramanlık, yiğitlik, boylar arası savaşlar, aşk, aile birliği eserde işlenen konular arasındadır. Özellikle Deli Dumrul hikâyesinde olduğu gibi Türk aile yapısı, aile bağları, ailenin kutsallığı önemli yer tutan bir konudur. B Türk Halk Edebiyatı Türk Edebiyatı, İslâmiyet’in kabulünden ve tarihindeki siyasî gelişmelerden dolayı Anadolu beylikleri, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde iki farklı tarzda gelişme göstermiştir 1 Saray, konak, medrese ve bunlara yakın çevrelerde tahsilli kişilerin yarattığı ve Arap ve Fars geleneğine dayanan Klâsik Türk Edebiyatı veya Divan Edebiyatı. 2 Eğitimleri daha çok sözlü kültür birikimine dayanan, daha çok kırsal kesime ve yeniçeri ocaklarına has olan kişilerin, din ve tasavvuf çevrelerinden olan kişilerin ve halkın kendisinin oluşturduğu ve Orta Asya geleneğine dayalı Türk Halk Edebiyatı. Bugün de bir ölçüde yaşamakta olan Türk Halk Edebiyatı geleneği, Türklerin Orta Asya edebiyat geleneklerinin İslâmiyet ve yeni yaşayış şart ve şekilleri içinde tekabül etmiş millî edebiyatlarıdır. Türk Halk Edebiyatı, dış yapıda ve bir ölçüde icra töresinde müştereklik gösteren muhteva ve fonksiyonları ile farklı olan Anonim din dışı, Aşık tarzı din dışı ve Tekke dinî edebiyatından oluşur. Türk Edebiyatı içinde yer alan ve aynı zamanda folklorun da bir alt disiplini olarak değerlendirilen Halk Edebiyatı; edebî zevk, düşünce ve anlatım gücüne ulaşmış âşık ve tekke tarzı sahibi belli eserlerle, malzemesi dile dayalı destan, efsane, halk şiiri, mani, ağıt, türkü, bilmece, masal, halk hikâyesi, fıkra, atasözü, deyimler, tekerlemeler gibi sözlü gelenekte yaşayıp kuşaktan kuşağa aktarılan anonim ürünlerden oluşur. Halk Edebiyatı kavramı içinde toplanan bu türlerin bir bölümü günümüzde de bazı bölgelerde dinamik olarak yaşamaktadır. Çok zengin ve çeşitlilik gösteren sözlü edebiyattaki anlatım türleri ve manzum eserler özellikle kırsal kesimde yaşayan halkın kültür birikimini sağlamakta, duygu, düşünce ve hayal hazinelerini Anadolu bölgesinde canlı olarak devam eden Âşıklar geleneği, kahvelerde, düğünlerde, bayramlarda, sohbetleri zenginleştirirken, aynı zamanda dinleyenleri düşündürmekte ve eğlendirmektedir. Nasrettin Hoca, Bektaşî, Laz ve benzeri tipler etrafında teşekkül etmiş ve etmekte olan fıkralar güldürürken düşündürmekte toplumu ve kişileri eleştirirken anlatanı ve dinleyenleri daha iyiye, daha güzele yöneltmektedir. Bilmeceler yetişen genç nesillerin zihin gelişimine yardımcı olmaktadır. Atasözleri ve deyimler eski nesillerin tecrübelerini ve tavsiyelerini yeni nesillere aktarmaktadırlar. Millet hayatındaki, savaşlar, göçler, destanlarda anlatılmış, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ve her konuyu işleyen türküler kederi, neşeyi ve sevgiyi yansıtmaktadır. Dini ve kutsî yaşayıştaki heyecan ve vecd ilâhîlerle anlatılmış, âşıklar Türk dilinin anlatım gücünü, inceliğini musiki ile dile getirerek yüzyıllarca yaşatmışlardır. Türk Halk Edebiyatının Başlıca Özellikleri Türk halk edebiyatı 12. başlayarak Anadolu’da dinî ve din dışı olmak üzere iki koldan gelişmeye başlamıştır. Halk edebiyatında daha çok şiir türünde ürünler verilmiştir. 17. halk hikâyesi ve halk tiyatrosu türlerinde de ürünler verilmiştir. Şiirde Nazım birimi dörtlüktür. Ölçü, millî ölçümüz olan hece ölçüsüdür. Hecenin en çok 7’li, 8’li ve 11’li kalıpları kullanılmıştır. Fakat şehirde yaşamış, medrese eğitimi almış bazı ozanlar aruzu da kullanmışlardır. Genellikle yarım kafiye kullanılır. Daha çok redifle ahenk sağlanır. Kafiyenin yanı sıra “ayak” da söz konusudur. Şiirler önceleri kopuz, şimdilerde bağlama eşliğinde okunur. Dil halkın kullandığı Türkçe’dir. Konu, şekil ve dil bakımından dış tesirlerden uzaktır. Nazım şekil ve türleri arasında türkü, koşma, mani, ninni, semai, varsağı, destan, ilâhî, nefes sayılabilir. Şiirlerin konuya göre özel başlıkları olmaz. Türe ve şekle göre genel adları vardır koşma, destan vb. Konular, halkın sürekli iç içe olduğu, aşk, tabiat, ayrılık, hasret, ölüm, yiğitlik, din, şikâyet gibi konulardır. Daha çok somut konular işlenir. Halk edebiyatının da kendine özgü mazmunları, mecazları vardır. Sevgilinin kaşı, gözü, yanağı, boyu her şiirde aynıdır. Nesirde Nesir halk edebiyatında nazma göre çok çok önemsiz kalmıştır. Çünkü duygu ve düşüncelerin kalıcılığı şiirle daha kolay sağlanmaktadır. Nesir örnekleri arasında halk masalları, halk hikâyeleri, efsaneler, ata sözleri, deyimler, halk tiyatrosu, bilmeceler, fıkralar sayılabilir. Bunlardan en yaygınları -tür olarak- masallar, hikâyeler ve efsanelerdir. Ata sözü, bilmece ve deyimler zaten -halkın ürünü olmakla beraber- her alanda herkes tarafından kullanılmaktadır. Anonim Halk Edebiyatı Hece ölçüsünü esas alan ürünlerle, atasözü, destan, masal, hikâye, efsane, fıkra, ninni, türkü, bilmece, mani, ağıt gibi söyleyenini genellikle belirleyemediğimiz sözlü ürünler “anonim halk edebiyatı” adı altında toplanmaktadır. Tamamen sözlü bir edebiyattır. Ürünler sözlü yolla oluşur; yine ağızdan ağıza aktarılarak yayılır. Âşık Tarzı Türk Edebiyatı Şiirini, aşk, doğa, kahramanlık gibi konularda, sazıyla birlikte söyleyen şairlere İslâm’dan önce “ozan”, “baksı”, “kam” denilirken, İslâm’ın kabulünden sonra “âşık” ya da “saz şairi” denmiştir. Âşık, bir yönüyle eski destan epope geleneği sürdüren, ama başka bir yönüyle, adının da belirttiği gibi “sevda şiirleri” lirik türden şiirler söylemekle görevlenmiş bir sanatçıdır. Bu âşıkların oluşturduğu edebiyata da “âşık tarzı Türk edebiyatı” denir. Âşık tarzı Türk edebiyatı şiiri, Anadolu’da XVI. sonra -daha önce de var olmasına rağmen- anonim halk şiirinin etkisinde gelişen ve saz şairlerinin meydana getirdiği bir edebiyattır. Önceleri anonim halk şiirinin etkisinde ve dili sade iken zamanla klâsik şiirin etkisine girmeye başlamış ve dili de buna paralel olarak kısmen sadeliğini kaybetmiştir. Âşık edebiyatı şiirden ibarettir. Bu şiir din dışı bir şiirdir; âşık da denilen şairlerin kopuz, bağlama, cura, tambura eşliğinde söyledikleri sözlü-besteli edebiyat türüdür. Gelişme alanları arasında kahvehaneler, asker ocakları, kervansaraylar, bozahaneler, tekkeler, konaklar vardır. Halk âşığı sözünün yerine “halk ozanı” ifadesi de kullanılır. Halk âşıkları hemen her konuda sayısız eserler bırakmışlardır. Bu ürünlerin önemli bir bölümü okuma yazma bilmeyen âşıklarca irticalen söylendiği için unutulmuş bir bölümü de cönklerle, yazılı olarak korunmuştur. Âşık, Türk Halk Edebiyatında XVI. yy’ın başından itibaren görülen şair tipidir. Âşığın şairlik gücünü rüyasında pirin sunduğu “aşk badesini” içmekle ve “sevgilisinin hayalini” görmekle kazandığına inanılır. Rüyada genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır. Rüyaların süsü ak sakallı bir derviş ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır. Bardağın rüyada tas hâlinde görülmesine de sık sık rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere “aşk dolusu” denir. Fars Edebiyatı’nın etkisiyle bâde adını da almaktadır. Bunlar; erlik, pirlik ve aşk badesi diye adlandırılırlar. Âşıklar, saz şairliğini usta âşıkların yanında öğrenir, sonra onlardan mahlâs alarak diyar diyar gezmeye, ellerinde saz şiirler söylemeye başlarlar. Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler. Ondan hem usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri öğrenirler. Âşık meclislerinde, kahvelerde bu ustaların sanatlarını icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra, ustalaşan ozanlarda kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder. Âşık, bilgi, duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir. Atışmalardaki amaç; yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer. Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar. Çıldırlı Âşık Şenlik, Ercişli Emrah, Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir. Tunguzların, “şaman”; Moğolların ve Boryatların “bo” veya “bugue”; Yakutların “oyun” ouioun; Altay Türklerinin “kam”; Samoyetlerin “tadibei”; Finovaların “tietoejoe” bakıcı; Kırgızların “baksı/bakşı”, Oğuzların “ozan” dedikleri ve halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri olan bu temsilciler, toplumun yaşam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını şiirleriyle dile getirmişlerdir. Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır. – 13. yy Yunus Emre – 16. yy Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, – 17. yy Köroğlu, Âşık Ömer, Gevherî, Kayıkçı Kul Mustafa, Ercişli Emrah – 19. yy Dadaloğlu, Dertli, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati… – 20. yy Âşık Veysel, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Sefil Selimi… Günümüz Halk Edebiyatı Genel Özellikler Türk halk edebiyatı Anadolu’da 13. Yunus Emre’yle ve 14. yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’yle ilk olgun ürünlerine vermeye başlamıştır. Anadolu’da “ozan”ın ve “kopuz”un yerini “âşık” ve “bağlama” almıştır. Baştan beri anonim olarak süregelen halk edebiyatı özellikle 15. itibaren hem anonim hem de kişisel ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür. Son dönem Türk halk edebiyatı sadece kişisel ürünlerle kendini göstermektedir. Şehirde yaşayan eski halk şairleri divan şiirinden de etkilenmiş, günümüz halk şairleri ise konu ve tema bakımından şiiri daha da genişletmişleridir. Şekil bakımından halk şiirinde değişiklik görülmez; muhteva ise değişen zamanın ve diğer edebiyat dallarının tesiriyle çağdaşlaşmıştır. Buna rağmen mazmunlar, sıfatlar, dertler, sevinçler aynıdır. Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Talibî Coşkun, Erzurumlu yaşar Reyhanî, Şeref Taşlıova, Karslı Murat Çobanoğlu günümüz halk şiirinin başlıca temsilcileridir. Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı İslâmiyet’in ve Tasavvufun etkisiyle ortaya çıkmıştır. İslâmiyet’in kökleşip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf, zamanla edebî eserlerde de işlenmiş, din ve tasavvuf, edebiyat aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Tasavvuf, fizik ötesi gerçekleri, insanı, insanlığı ve evreni kapsayan bir düşünce düzeni, bir din felsefesidir. Kalbi dünya alâkalarından ayırarak, Allah sevgisiyle doldurmayı amaçlayan tasavvuf, bir düşünüş ve inanç sistemidir. İçinde yaşadığımız âlemin esrarı nedir? Niçin yaşıyoruz? Niçin geldik bu dünyaya? Biz neyiz? Yaşamanın anlamı, var olmanın aslı, gerçek başlangıç ve son nelerdir? İşte tasavvuf bu sorulara cevap vermeye çalışır. Tasavvufa göre her şeyin kaynağı Tanrı’dır. Evrenin varlığı Tanrı’nın güzelliğinin yansımasıdır. Tanrı tek güzelliktir ve tek varlıktır. İnsanlar da Tanrı’nın birer parçasıdır. İnsan yaratılmakla, dünyaya gönderilmekle aslında gurbete gönderilmiştir. Herkes ona kavuşmak için çalışmalıdır. O’na kavuşmak için çabalayanlara ve O’nun mutlak ve eşsiz güzelliğine hayran olanlara âşık denir. Mutasavvıf ise âşık olmanın yanı sıra, tasavvuf felsefesini yazı ve şiirlerinde işleyen, insanlara tasavvufu, dolayısıyla insan ve Allah sevgisini aşılayan kişilerdir. Bunlardan Hoca Ahmet Yesevî Anadolu Türklerinin geliştirdiği tasavvuf edebiyatının ilham kaynağıdır. Onun Divan-ı Hikmet adlı tasavvufî eseriyle ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gönderdiği öğrencileriyle Türk Tasavvuf edebiyatının XIII. temelleri atılmıştır. Bu edebiyat, Bektaşîlik tarikatıyla gelişmiş, Yunus Emre ile en mükemmel anlatım yeteneğine ulaşmıştır. Yunus Emre’yi bu kadar üne kavuşturan bir başka özellik de dinî-tasavvufî konuları ayrımsız bir insan sevgisiyle anlatmış olmasıdır. XIII asrın ikinci yarısıyla XIV. Asrın başlarında yaşamış olan Yunus Emre, şiirde çığır açmış büyük sufî ve şairdir. Yunus Emre; Divan, Aşık, Tekke ve Tasavvuf Edebiyat tarzlarının her üçünde de etkili olmuştur. Eserlerini sade bir dille söylemiş, hem heceyi hem aruzu kullanmış, lirik şiirin en güzel örneklerini vermiştir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatına Tekke edebiyatı da denir. Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatında asıl olan sanat yapmak değil, dinî-tasavvufî düşünceyi yaymaktır. Şair, mensup olduğu tarikatın düşünce sistemini, felsefesini yaymak için şiiri bir araç olarak kullanmıştır. Bunda anonim halk edebiyatının büyük etkisi olmuştur. Tekke şairlerinin çoğu tarikatlarda yetişmiş şeyh ve dervişlerdir. Onlar dinî inançları yasaklama ve korkutma yöntemiyle değil, insanı, Allah’ı, tabiatı, cenneti vb. sevdirmekle yaymışlardır. Tekke şiir, halk şiirinden de divan şiirinden de nazım şekilleri almıştır. Hem aruz hem hece vezni kullanılmıştır. Dil sadedir, çünkü halka yöneliktir. Önemli Temsilcileri – 13. yy Mevlânâ, Sultan Veled, Yunus Emre Divan, Risaletün-nushiye – 14. yy Âşık Paşa – 15. yy Süleyman Çelebi, Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumî – 16. yy Pir Sultan Abdal C Klâsik Türk Edebiyatı Divan Edebiyatı başlangıçta iki yabancı gelenek olan Arap-Fars özellikle Fars edebiyatları geleneğine dayanarak kurulmuş, zaman içinde taklidi aşan Osmanlı terkibi ve üslûbuna ulaşarak millî edebiyat hüviyetini kazanmıştır. Klâsik Türk edebiyatı gibi Batı tesirinde gelişen Türk edebiyatı da zamanla kendi benliğini kazanmıştır. Doğuş ve gelişme serüvenleri birbirine benzer. İslâmîyet’in yerleşmesi sürecinde oluşmaya başlayan bir edebiyattır. Bundan dolayı konuları arasında din, Allah, peygamber, tasavvuf vb. önemli bir yer tutar. 13-19. yüzyıllar arasında ürün veren bu edebiyata şairlerinin şiirlerini “divan” adı verilen yazmalarda toplamaları dolayısıyla Divan edebiyatı denir. Bu edebiyat, medrese kültürüyle yetişen aydın şairlerin Arap ve İran edebiyatını örnek alarak oluşturdukları klâsik bir edebiyattır. Zamanla bu taklit sona ererek özgünlük yakalanmıştır. Klâsik Türk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı diye de adlandırılır. Aydın tabaka, yüksek zümre edebiyatı denmesinin sebebi bu edebiyatı yapanların ve ona ilgi gösterenlerin seçkin çevrelerden oluşu olarak gösterilir. Bu bir iddiadan öteye gitmiş değildir. Klâsik edebiyatta nesirden çok nazım önemlidir. Nesirde de nazım unsurları seci, ahenk vb kullanılmıştır. Nesirdeki dil nazma göre daha anlaşılmazdır. Bu edebiyatta şekil ve muhteva bakımından belirli kalıplar vardır güzellik anlayışı, mecazlar… Tezkireler, şairlerin hayatlarını anlatan ve şiirlerinden örnekler veren eserler olarak bu edebiyatın tarihinin ve başarısının vesikalarıdır. Divan Şiirinin Başlıca Özellikleri Divan şiirinin kökleri İslâm öncesi Arap şiirine dayanır. Bu şiir tarzı İslâmiyet’ten sonra, bu dine giren çeşitli milletlerin katkısı ile önce Arapça’da, daha sonra Farsça ile Doğu ve Batı Türkçelerinde, en sonra da Hint Müslümanlarının yazı dili olan Urduca’da gelişmiştir. Nazım birimi genel olarak “beyit”tir. Dört ve daha fazla dizeden oluşan bentler de kullanılmıştır. Ölçü aruz ölçüsüdür. Son zamanlarında az da olsa hece kullanılmıştır. Tuyuğ ve şarkı hariç bütün nazım şekil ve türleri Fars edebiyatı aracılığıyla Arap edebiyatından alınmıştır. Kelime ve kelime grupları yönünden Arapça ve Farsça’dan oldukça çok etkilenmiştir. Süslü, sanatlı ve ağır bir dil kullanmışlardır. Redif ve kafiyeye önem verilmiştir. Göz için kafiye esastır, tam ve zengin kafiye kullanılmıştır. Şiirlerin kasideler ve mesneviler hariç belli bir adı yoktur. Şiirin sonunda şairin mahlası takma adı geçer. Nazım şekil ve türleri kesin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Şiirlerde genellikle konu bütünlüğü olmadığı gibi bütün güzelliğine değil parça güzelliğine önem verilir. Kısmen kasidede ama özellikle mesnevilerde konu bütünlüğü vardır. Sanat için sanat ön plândadır. Anlam da söyleyiş de son derece önemlidir. Bu yüzden söz sanatları bolca kullanılmıştır. Konular genellikle gerçek hayattan uzaktır. Aşk, sevgili, ölüm, ıstırap, şarap, övgü ve din gibi konular en çok işlenen konulardır. Soyut konular işlenir. Duygu ve düşünceler, kalıplaşmış “mazmun”larla anlatılır. Fikirler ve duygular neredeyse ortaktır. Boyun servi; kaşı keman; çenenin elma; ağzın nokta oluşu her şairde aynıdır. Divan şairlerinin müstakil dünya görüşleri ve felsefeleri yoktur. Hepsi aynı fikirleri değişik bir biçimde söylemişlerdir. Divan şairleri Fars edebiyatının üstatlarına yetişmeyi hedefleyip zamanla onları geçtikleri gibi birbirlerine de benzemeye çalışmışlardır. Bundan dolayı nazirecilik geleneği oluşmuştur. Şairin kişiliğini ve büyüklüğünü, söyleyiş orijinalliği ve güzelliği sağlar. Divan şairi daima aşıktır. Bu aşk onulmaz dert olmakla beraber şair bu dertten memnundur, onlara göre bu derdin dermanı gene bu derdin kendisidir. Hatta zamanla beşerî aşk yerini Allah aşkına bırakır. Bu sebeple âşık mecazî sevgilisine kavuşmak istemez. En başarılı ve tanınmış divan şairleri Baki, Fuzuli, Nedim ve Nefi’dir. Divan Nesri Divan edebiyatında nesre inşa, nesir yazana münşi, nesirlerin toplandığı eserlere münşeat denir. Nesir türündeki eserler; tarihler, münşeat, tezkireler; ilmî, dinî ve ahlâkî eserlerdir. Divan nesri üç bölümde incelenir Sade Nesir Halk için yazılan sade anlatımlı nesirlerdir. Bu nesirle halka yönelik masal, efsane, öykü, destan, dinî ve tasavvufî konular anlatılır. Aşıkpaşazade Tarihi, Mercimek Ahmet’in Kabusname’si, Kul Mesut’un Kelile ve Dimne çevirisi, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si bu nesrin önemli örnekleridir. Orta Nesir Tarih ve bilim kitaplarında gördüğümüz nesirdir. Ustalık göstermek amacı güdülmediği hâlde dili sade nesirden ağırdır. Katip Çelebi’nin bazı eserleri ve Naima’nın kendi adıyla anılan tarihi bu nesre örnektir. Süslü ve Sanatlı Nesir Seciler düz yazıda kafiye, söz ve anlam sanatları, bağlaçlarla uzayıp giden cümleler bu nesrin ayırıcı özelliğidir. Dili, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür. Sanatçı bu nesirle ustalığı göstermeye çalışır. Süslü nesir, ahlâk ve felsefe konularını işler ve bazı mektuplarda görülür. Sinan Paşa’nın Tazarruname’siyle Veysî ve Nergisî’nin nesirleri bu türün örnekleridir. Nesir Türleri Münşeat Mektuplar ve düzyazı örnekleri. Tarih Tarihî olayları anlatan eserler. Örn Naima, Neşrî… Siyer Peygamberimizin hayatı ve savaşları. Tezkire Çeşitli sınıftan meşhur insanların, özelikle şairlerin biyografileri. Örn Ali Şir Nevai, Mecalisün-nefais; Lâtifî, Tezkire; Sehî, Tezkire; Kınalızade Hasan Çelebi, Tezkiretüş-şuara… Surname Büyük düğün törenleri. Gazavatname Çeşitli kahramanların savaşları. Seyahatname Gezi yazıları Örn Evliya Çelebi, Seyahatname 17. yy.. Hilye Peygamberimizin iç ve dış özellikleri. Yüzyıllara Göre Divan Edebiyatı 13. yy – Hoca Dehhanî İlk divan şairi olarak kabul edilir. Din dışı konularda ve lirik şiirler yazmıştır. Aşk en önemli temadır. – Sultan Veled Mevlevilik tarikatinin kurucusu ve Mevlânâ’nın oğludur. – Şeyyad Hamza Lirik şiirleriyle tanınır. 14. yy. – Ahmedî Din dışı ve şiirleri vardır. Divan şiirinin ilk başarılı şairi kabul edilir. Eserleri Cemşid ü Hurşid mesnevî, İskendername mesnevî, Divan… – Nesimi Tasavvufî ve lirik şiirleriyle, özellikle tuyuğlarıyla tanınır. Şiirleri coşkulu ve akıcıdır. Azerî Türkçesi ile yazmıştır. Sonraki şairleri de etkilemiştir. Divanı vardır. – Âşık Paşa Garipname’si meşhurdur. 15. yy. – Şeyhî Harname adlı mesnevisi ünlüdür. Mesnevi hiciv türündedir. Hüsrev ü Şirin adlı bir mesnevisi daha vardır. Bir gazel şairidir. Asıl mesleği hekimliktir. – Süleyman Çelebi Mevlid’i ünlüdür. – Necatî Bey – Ahmet Paşa – Ali Şir Nevaî Çağatay şairidir. Eserlerini Çağatay Türkçesi ile yazmıştır. Lirik şiirleri vardır. Çok sayıda eser vermiş önemli bir şairdir. Otuza yakın eseri vardır. Edebiyatımızdaki ilk şairler tezkiresi olan biyografi Mecalisü’n-Nefais ona aittir. Hamse’si de ünlüdür. Muhakemetül-lûgateyn adlı eseri ünlüdür. Eserde Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak Türkçe’yi üstün tutmuştur. Eseri, o dönemde Türkçe’nin ikinci plâna itilmesine tepki olarak ve yeni yetişen şairlere Türkçe’nin de üstün bir şiir dili olduğunu kanıtlamak için yazmıştır. 16. yy. – Bakî 1526-1600 Divan şiirinin üstatlarındandır. Kanunî döneminin ihtişamı onun şiirlerine de yansımıştır. İyi bir medrese eğitimi almıştır. Çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Kadılık görevlerinde bulunmuştur. Çok istediği şeyhülislâmlık mertebesine gelememiştir. Rindane gazel şairidir. Dünya zevkini, hayattan kâm almayı prensip edinmiştir. Daha çok din dışı konuları işlemiştir. Aşk, tabiat, devrin zenginliği şiirlerinin konularıdır. Şiirlerinde tasavvufa da yer vermiştir. Ahenkli bir dili vardır. söyleyişe önem vermiştir. Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır. Sultanuş-şuara unvanını kazanan şair, divan şiirini İran şiiri seviyesine yükseltenlerdendir. Divanının yanı sıra başka eserleri, nesirleri de vardır. Kanunî Mersiyesi meşhurdur. – Fuzulî 1495-1556 Divan edebiyatının en büyük şairi olarak kabul edilir. O bir gazel şairidir. Bağdatlıdır. Kerbelâ’da yaşamış, türbedarlık yapmıştır. Hayatı sıkıntılar içinde geçmiştir. İyi bir eğitim görmüş, Arap ve Fars dillerini öğrenmiştir. Şiirlerini Âzerî Türkçesi ile yazmıştır. Tasavvuf ve aşk şiirinin vazgeçilmez konularıdır. Onun aşkı mecazî aşk değil hakikî aşktır. Mecazî aşkı -tasavvuf anlayışına uygun olarak- hakikî aşka bir köprü olarak kullanmıştır. Aşk acısından hoşnuttur. Derman istemez. Kavuşmayı da istemez. Çünkü bilir ki derman ve kavuşma aşkı bitirecektir. Istırabın yanında rintlik de vardır şiirlerinde. Fuzulî ilme çok önem verir. İlimsiz şiirin temelsiz duvara benzediğine inanır. Mesnevi dalında da Leylâ vü Mecnun’u meşhurdur. Leylâ ile Mecnun aşkını en içli bu eser dile getirmiştir denilebilir. Eser daha sonra yazılan ve aynı adı taşıyan eserlere örnek ve esin kaynağı olmuştur. Şikâyetname, onun hiciv türünde yazdığı bir mektuptur. Türk edebiyatında hicve de mektuba da önemli bir örnektir. Eserleriyle sonraki divan ve bazı halk şairlerine önderlik etmiştir. Türkçe ve Farsça divanının yanında Leylâ vü Mecnun mesnevi, Hadikatüs-süeda, Beng ü Bade, Şikâyetname, Sakîname Heft Cam, Tercüme-i Hadis-i Erbain, Rind ü Zahid, Sıhhat ü Maraz, Muamma Risalesi, Matlaul-itikad, adlı eserleri ve Türkçe mektupları vardır. – Bağdatlı Ruhî Sosyal aksaklıkları işleyen Terkib-i Bend’i en önemli eseridir. 17. yy. – Nef’î 1575-1633 Erzurum doğumludur. İyi bir medrese eğitimi almıştır. Şiirde sözün gücüne, yani şairaneliğe önem vermiştir. Ona göre söyleyiş ve ses unsuru son derece önemlidir. Dili oldukça ağırdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları fazlaca kullanmıştır. Fakat dili akıcıdır. Divan edebiyatının en önemli kaside şairidir. Şöhretini kasideleri ile sağlamış, şairaneliğini kasideleriyle ortaya koymuş, kendini en mübalâğalı şekilde kasidelerinde övmüştür. Ölçü tanımayan bir şairdir. Överken göklere çıkarır, yerdiğinde de adeta yerin dibine geçirir. En önemli eseri divanıdır. Siham-ı Kaza eserinde hicivlerini toplamıştır. – Nabî Hikemî şiirin öncüsüdür. Didaktik şiirleriyle ünlüdür. Yaşadığı dönemin gerileme dönemi etkisiyle toplumun aksayan yönlerinden hareketle öğüt verici şiirler yazmıştır. Hayrabat ve Hayriye mesnevileriyle divanı vardır. 18. yy. – Nedim 1680-1730 Lâle devri şairidir. Bir gazel şairidir. Şarkıda da en önemli isim odur. Devrin zevkini ve eğlencesini şiirlerinde işlemiştir. Şiirlerinde zevk, safa, çapkınlık seviyeli, nükte, zarafet, aşk, şarap, tabiat, neşe ve musikî bir aradadır. Dinî konulara hiç yer vermemiştir. Şiirde divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak mahallileşme cereyanını başlatmıştır. Şiire halk ruhunu, deyimlerini, zevkini, coşkusunu, İstanbul’u ve İstanbul Türkçesini şiirlerine yansıtmıştır. Dili yalın, açık, ahenkli ve akıcıdır. Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır. En önemli eseri divanıdır. – Şeyh Galip 1757-1799 Divan edebiyatının son büyük üstadıdır. Mevlevî şeyhlerindendir. Dili süslü ve ağırdır. Şiirlerinde musiki önemlidir. Sebk-i Hindî tarzının temsilcisidir. Başlıca eserleri divanı ve sembolik bir aşk hikâyesi olan Hüsn ü Aşk’ıdır. Hüsn ü Aşk tasavvufî bir eserdir. Devir nazariyesini, Allah aşkını, tarikat felsefesini bu eserinde işlemiştir. Hüsn-i mutlak olan Allah’ı ve onun güzelliğini bulma yolundaki âşığın başına gelebilecekleri anlatmıştır. Bu yazımızda tarih dersi konu anlatımları kapsamında 9. sınıf tarih dersinin 6. ünitesi olan Türklerin İslamiyet’i Kabulü ve İlk Türk İslam Devletleri ünitesinin 4. konusu olan Oğuzların İslamiyet’i Kabulü konusuna yer verdik. Oğuzların İslamiyet’i Kabulü konusunu “Büyük Selçuklu Devleti Dönemi’ndeki başlıca siyasi gelişmeleri Türk tarihi içerisindeki önemi bağlamında açıklar.” kazanımı çerçevesinde anlattık. Bu Yazının İçindeki Başlıklar Oğuzların İslamiyet’i KabulüOğuzlar Kimdir?24 Oğuz Boyu Hakkında BilgiOğuzlar Nasıl Müslüman Oldu?Oğuzların İslam’a HizmetleriYorumlayalım Oğuzların Tarihte Büyük Devletler Kurmalarında Rol Oynayan Etkenler Nelerdir? Oğuzların İslamiyet’i Kabulü Ders Tarih 9 Ünite Türklerin İslamiyet’i Kabulü ve İlk Türk İslam Devletleri Konu Oğuzların İslamiyet’i Kabulü Kazanım Büyük Selçuklu Devleti Dönemi’ndeki başlıca siyasi gelişmeleri Türk tarihi içerisindeki önemi bağlamında açıklar. Oğuzların İslamiyet’i Kabulü konusunda öncelikle Oğuzlar kimdir? 24 Oğuz boyu hangileridir?Oğuzların tarihte büyük devletler kurmalarında rol oynayan etkenler nelerdir? Oğuzlar ne zaman, nasıl ve niçin Müslüman olmuştur? Türklerin İslam’a hizmetleri neler olmuştur? sorularını yanıtladık. Ayrıca Oğuzların İslamiyet’e geçiş sürecini tarihi olaylar ekseninde açıkladık. Oğuzlar Kimdir? Türkiye, Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Irak Türklerinin atası olarak bilinen ve Selçuklu Devletin’den önce var olmuş Oğuzlar, ilk defa isimleri Kök Türk Gök Türk Kitabelerinde geçen bir topluluktur. “Oğuzlar” isminin kökeni konusundaki araştırmalardan Oğuzların ok kelimesi ve çokluk belirten “-z” iyeliğinden türetilen “okuz” kelimesinden meydana geldiği fikri öbür fikirlere kıyasla daha mantıklı ve gerçekçi olanıdır. Ayrıca Oğuzlar, dokuz boydan gelmiş bir topluluk olduğu için Göktürk Kitabeleri’nde isimleri “Dokuzlar” olarak da geçer. Saf bir ırk değillerdi ve Selçuklulardan önce göç halinde olan kabilelerin bir birleşimi ile oluşmuşlardı. Bazı tarihçiler Oğuzların 775 ila 785 yılları arasında Türk topraklarının çok uzaklarından geldiğini ifade eder. Arap seyyah İbn Fadlan, seyahatnamesinde onların Oğuzların başıboş eşekler gibi dolaştığını ve hep göç içerisinde bulundukları için evlerinin az eşyalı çadırlardan ibaret olduğunu belirtmiştir. Yine İbn Fadlan’ın seyahatnamesine göre Oğuzların toplum kültüründe suç işleyen bir kişiye uygulanan cezalardan da bahsedilir. Örnek vermek gerekirse eğer bir kişi zina yaparsa, o kişiyi birbirlerine yaklaştırılan iki ağacın dallarına bağlarlar ve ağaçları serbest bırakıp bağlanan kişinin ikiye ayrılmasını sağlarlardı. Oğuzlar hükümdarlarına “kağan” diye hitap ederlerdi. Oğuzlar, Göktürk ve Uygur Devletlerine bağlı olarak yaşamaya başlamışlardı. Ancak zamanla Göktürk ve Uygur Devletleri yıkılınca batıya doğru bir göç yaşayarak Seyhun Nehri’nin kıyısına yerleştiler. X. yüzyılın ilk yarısında ise Aral Gölü’nün çevresine yerleştiler ve Yeni kent merkezli Oğuz Yabgu Devleti’ni kurdular. Oğuz Yabgu Devleti’nin yıkılmasının ardından Oğuzların bazıları Karadeniz’e giderken kalan kısım İslamiyet’i kabul ederek Maveraünnehir Bölgesi’nden yayılarak Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti’ni kurmuşlardır. 24 Oğuz Boyu Hakkında Bilgi Oğuzlar, Bozoklar ve Üçoklar olmak üzere iki boya ayrılmıştır. Rivayetlere göre Oğuz Kağan; Gök, Dağ, Deniz adlı oğullarına Üçoklar ve Ay, Yıldız, Güneş adlı oğullarına Bozoklar ismini vermiştir ve Bozoklardan gelenlerin han seçilmesini istemiştir. Dede Korkut hikayelerinde Bozok ve Üçok boylarına İç Oğuz ve Dış Oğuz denildiği olur. Aslında çoğu seyyahın seyahatnamelerinde ve Oğuzların en eski tarihini içine alan kaynaklarda Oğuzların boylarının isimleri Bozok ve Üçok hakkında herhangi bir şey söylenmez. Oğuz Kağan’nın soyundan gelen oğulları Gök, Dağ, Deniz, Ay, Yıldız ve Güneş kendi soylarından gelen toplulukların liderliğini yapmıştır. Oğuzlar Nasıl Müslüman Oldu? Oğuzlar ne zaman, nasıl ve niçin Müslüman olmuştur? sorusunu yanıtlayalım. Oğuzlar, Göktürk Devleti’nin çatısı altında yaşayan bir topluluktu. Göktürk Devleti yıkılıp yerini Uygurlar alınca Oğuzlar Uygur Devleti altında yaşamaya başladılar. Uygur Devleti de yıkılınca Oğuzların bir kısmı Karadeniz’e göç ederken öbür kısmı ise Maveraünnehir Bölgesi’nde kalarak yaşamaya başladılar. Dış ticaretlerinin bir kısmını Arap Yarımadası’nda yapan Oğuzlar, Arap Yarımadası’ndan gelen Müslümanlar ile iletişim kurmaya başlamışlardır. Hz. Muhammed tarafından İslamiyet’i yayma emri verilen Müslümanlar, zamanında Gök Tanrı inancı ile yaşayan Türk topluluğu ile yaptıkları ticaret ile birlikte X. yüzyılda Türklere İslamiyet’i öğretmişlerdir. Oğuz Türklerinin içinde mabedler ve ibadethaneler yaparak hem İslamiyet’i tanıtan hem de İslamiyet’i öğretmeye çalışan Araplar sayesinde İslamiyet Oğuzlar arasında yayılmaya başlayan bir din olmuştur. O zamanlar sadece yaygın bir din olan İslamiyet, XI. yüzyılda Oğuzlar arasında hakim bir inanç haline gelmiştir. İlk başta Müslüman olan Oğuzlara “Türkmen” dense bile Oğuzlar içinden Müslüman olanların sayısı sürekli artınca “Türkmen” ifadesi tüm Oğuzları kapsayan bir kavram olarak kullanılmaya başlandı. Oğuzlar, Türk toplumundan gelen bir topluluktu ve Türkler ile neredeyse aynı kültürel özelliklere sahiptir. İslamiyet öncesi Türklerde Gök Tanrı adını verdikleri bir dine inanıldığı görülür. Gök Tanrı dinine inanan insanlar, Tanrı diye bir varlığın olduğunu ve bu varlığın gözle görülemeyecek kadar uzak ve gizemli bir yerde yani gökyüzünde yaşadığına inanır. Gök Tanrı zaman zaman Türk topluluğundan bir kişiyi seçerdi. O kişi Gök Tanrı tarafından seçildiği için bulunduğu toplumun liderliğini üstlenir. Gök Tanrı dininde inanılan Tanrı’ya şükretmek veya acıdan kurtulmak isteğiyle yalvarmak için basit ve gösterişsiz ibadetler yapılırdı. Oğuzların İslam’a Hizmetleri Bu ibadetlerden bir tanesi ise İslamiyet’in yapmış olduğu bir ibadettir kurban kesmek. Gök Tanrı dininde Türkler bu ibadeti ölen atalarının yeryüzünde işkenceye uğramaması ve ruhlarının azat edilmesi için yaparlardı. Bu ayrıca Gök Tanrı dininde ölümden sonra hayatın olduğunu da gösterir. İslamiyet dininde kurban kesme ibadeti de benzer sebeplerden ötürü yapılır. Ayrıca İslamiyet dininde inanılan varlık olan Allah, aynı Gök Tanrı inancındaki Tanrı gibi gözle görülemez ve kainatın sahibidir. Allah zaman zaman kavimleri öteki hayat konusunda uyarmak için kavimlerin içinden bir kişi seçer ve o kişi içinde bulunduğu kavime İslamiyet’i öğretir. Gök Tanrı inancındaki anlayış ve ibadetlerin İslamiyet dininde olanlarla böylesi bir benzerlik içinde olmasından ötürü Türkler, zamanla İslamiyet’i kabul etmiştir. Oğuzlar İslamiyet’i ancak Talas Savaşı sonunda iyice benimseyebilmişilerdir çünkü Hz. Ömer Devri’ndeki fetihlerden dolayı bir Türk-Arap kavgası hakimdi ama Talas Savaşı’ndan sonra iki taraf da birbirlerine karşı iyi münasebetler kurmuştur. Bunun sonucunda Oğuzlar İslamiyet’i benimseyerek büyük İslam devletleri kurmuşlardır. Böylelikle Oğuzlar yavaşça Araplar’ın alışkanlıklarına sahip olaya ve zamanla Araplaşmaya başlamışlardır. Oğuzlar, Araplar ile türlü yollarla ticaret, ilim vb. iletişime geçmiştir. Oğuzlar bu iletişimin sonucunda Araplar ile sıkı bağlar kurmuştur. Hatta bu iletişim ile birlikte Türkler İslamiyet’i kabul etmiştir ve İslamiyet’i yayma konusunda Araplara dolaylı olarak yardım etmiştir. Hz. Muhammed’in Araplara vermiş olduğu İslamiyet’i yayma görevini Türklerle iletişime geçerek yapan Araplar sayesinde Türkler de kendi içinde ve etrafındaki toplulukları İslamiyet’e katmışlardır. Ayrıca Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sonra Türkler, baskı altında olan Abbasi halifesini kurtararak bozulmuş olan İslam birliğini tekrardan sağlamıştır. Yorumlayalım Oğuzların Tarihte Büyük Devletler Kurmalarında Rol Oynayan Etkenler Nelerdir? Oğuzlar, kalabalık bir topluluktur. 9 boydan ve o 9 boyun soyundan oluştukları için birey sayıları epey fazladır. Eğer bir toplulukta herhangi bir kargaşa çıkarsa bu kargaşa o topluluğun diğer taraflarını da etkiler ve böylece topluluk yıkılır ya da yıkılma noktasına gelir. Bu yüzden kalabalık bir topluluğun iyi bir yönetim ve otoriteye ihtiyacı vardır. İyi bir otorite ve uygun koşullar bütünüyle bir toplum uzun zaman ayakta kalır ve düşmanlar tarafından yıkılması güç bir hale gelir. Oğuzlar kalabalık bir topluluk olmasına, geniş bir coğrafyaya yayılmasına ve birçok başka devlet tarafından yönetilmiş olsa bile lider yapıları sayesinde Selçuklu Devleti ve sonrasında Osmanlı Devleti gibi uzun süre yaşamış imparatorluklar kurabilmişlerdir. Coğrafi koşullar ve askeri donanım da göz ardı edilemeyecek etkenlerdendir. Eğer coğrafi koşullar bir toplum için uygun ise ve toplum coğrafi koşulların sunduğu kaynaklardan faydalanıp değişen sebeplerden ortaya çıkan zorlukları aşabiliyorsa toplum uzun ve güçlü bir şekilde yaşar. Zaman zaman topluluklar kaynak toplamak veya toprak elde etmek için başka topluluklara saldırı düzenleyebilir. Oğuzlar bu tehdide karşı iyi bir savunma düzenlediği için uzun süre toprakları üzerinde hükümdarlığını sürdürebilmiştir. 6. Ünitenin Tüm Konuları Türklerin İslamiyet’i Kabulü ve İlk Türk İslam Devletleri ünitesinin tüm konularını aşağıdaki başlıklarda inceleyebilirsiniz. 1. Konu Türk-İslam Tarihindeki Siyasi Gelişmeler 2. Konu Türklerin İslamiyet’i Kabulü 3. Konu İslamiyet’in Türk Devlet ve Toplum Yapısına Etkisi Türk İslam Dünyasında İlk Edebi Eserler 4. Konu Oğuzların İslamiyet’i Kabulü Şu an bu başlıktasınız! Büyük Selçuklu Devleti 1040-1157 Büyük Selçuklu Devleti’nin Yıkılışı 5. Konu Büyük Selçuklu Devleti’nde Yönetim ve Toplum Yapısı Nizamiye Medreseleri Büyük Selçuklu Devleti’nde Kültür ve Medeniyet Yaklaşık 10. Yy’la kadar Türkler arasında Şamanizm en yaygın din olmuştur. Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişlerdir. Fakat bu dinler halk arasında değil daha çok idareci kesimde kabul gördüğü gibi İslamiyet dışındaki dinleri kabul görenler Türklüklerini koruyamamışlardır. DÖNÜM NOKTASI TALAS SAVAŞI Türkleri İslamiyete yakınlaştıran en önemli olay Talas Savaşıdır. Çin Ordusu karşısında zorlanan Müslümanların yardımına Türk süvariler koşmuştur. Birçok Türk boyunun desteğini alan Abbasiler Çinlileri ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Bu savaştan sonra Türk-Arap ilişkileri olumlu yönde gelişti. Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri hem İslam alemi hemde dünya tarihi açısından büyük sonuçlar doğurmuştur. Türkler karışıklık içinde bulunan İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlenmiştir. Türklerin diğer dinlere karşı engin bir hoşgörüye sahip olması İslamiyetin de hoşgörü dini olmasıyla birebir bağdaşıyordu. İSLAM DİNİ MİLLİ YAPIYA UYGUN İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte millet olma sürecini tamamlayan Türkler kısa sürede İslamiyeti bir “dünya dini” haline getirmiş, hakimiyeti altında olsun veya olmasın tüm müslüman azınlıkları koruyup kollama görevini üstlenmişlerdir. Tarihte hiçbir millete nasip olmayacak köklü ve güçlü imparatorluklar kuran Türk Milleti, bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır. TÜRKLERİN İSLAMİYETİ ŞEÇMESİNDEKİ FAKTÖRLER Türkler İslamiyetten önce tek tanrı anlayışına sahip Göktürk inancına mensuptu. Dünyayı yaratan insanları çoğaltan ve yok eden Gök tanrı olarak kabul ediliyordu. İslamiyette de tek tanrı inancı olması Türklerin İslamiyeti kabulünü daha da kolaylaştırdı. Aileye verilen önem, temizlik, namus her iki anlayıştada benzerlik göstermekteydi. İslamiyetteki cihad ve gaza anlayışı ile Türk Cihan hakimiyetinin benzerlik göstermesi Hem İslamiyet dininde hemde Göktanrı inancında ahirete inan söz konusu iken cennet ve cehennem inancıdaki benzerlikler türklerin İslam dinini kabul etmesini hızlandıran en önemli hususlardandır. Eski Türk toplumunda sosyal sınıfların olmaması ve İslam dininde de böyle bir ayrımın yapılmaması her iki toplumun birleşmesinde önemli bir rol oynuyordu. Her iki inançta da tanrıya kurban kesiliyordu. Abbasilerin Emeviler gibi ırkçı bir politika izlememesi Türkleri İslamiyete daha da yakınlaştırmıştır. İslam anlayışında savaş sonunda elde edilen ganimet helal sayılırken, Türk milletinde de bu geleneğe yağma denmekteydi.

türklerin islamiyeti kabul etmesiyle başlayan türk dili dönemi